Zenginlik Ne Zaman Gösterişe Dönüştü?
Bizim çocukluğumuzda “zengin adam” denildiğinde gözümüzde başka bir insan canlanırdı.
Fabrikatördü, tüccardı, sanayiciydi… “Büyük adam” derlerdi.
Ama o büyüklük yalnızca parasından kaynaklanmazdı. Fabrikasında yüzlerce insan çalıştırması, mahallesine okul yaptırması, memleketine çeşme, yurt, hastane kazandırması da zenginliğinin bir parçası sayılırdı.
Çünkü servetin beraberinde bir sorumluluk taşıdığına inanılırdı.
Bugün ise zenginliğin tarifi değişti.
Fabrikanın yerini lüks otomobil, üretimin yerini marka tutkusu, toplumsal itibarın yerini sosyal medyada sergilenen hayat aldı.
Elbette herkes böyle değil. Kazandığını ülkesine yatıran, istihdam sağlayan, öğrenci okutan, bilimden sanata kadar topluma destek veren iş insanlarımız var. Onları tenzih ediyorum.
Benim sözüm başka bir anlayışa…
Parayı bu memlekette kazanıp bu memlekete karşı hiçbir sorumluluk hissetmeyenlere…
İşçisinin ücretini maliyet görüp kendi lüksünü “başarı” sayanlara…
Vergiden kaçmanın yolunu bulunca kendisini becerikli iş insanı zannedenlere…
Kamu kaynaklarından yararlanıp sıra topluma borcunu ödemeye geldiğinde ortadan kaybolanlara…
Üretmekten çok tükettiğini göstermeyi marifet bilenlere…
Bir de meselenin millî ve manevi tarafı var.
Millî bir meselede, toplumsal bir dayanışmada, kültüre, eğitime veya ihtiyaç sahibine destek söz konusu olduğunda durumu gayet iyi olan bazı insanların kapısını çalın; çok tanıdık bir cümle duyarsınız:
“Piyasa çok sıkışık, bizim de durumumuz iyi değil.”
Doğrudur, ekonomi zaman zaman herkesi zorlayabilir. Ticaretin kendine özgü şartları vardır. Ancak aynı insanların hayatlarına baktığınızda başka bir tabloyla karşılaşıyorsunuz.
Lüks tüketimde sıkıntı yok.
Pahalı otomobillerde sıkıntı yok.
Tatillerde, teknelerde, eğlencede, gösterişte sıkıntı yok.
Kendi konforu söz konusu olduğunda akan paranın haddi hesabı yok; fakat millet, memleket, kültür, eğitim veya sosyal sorumluluk söz konusu olduğunda birdenbire “piyasa sıkışıyor.”
İşte insanın kendisine sorması gereken soru burada başlıyor:
Gerçekten paramız mı azaldı, yoksa değerlerimiz mi?
Çünkü bir milletin yaşama biçimi yalnızca ne kazandığıyla değil, kazandığını nerede ve nasıl harcadığıyla da anlaşılır.
Bizim medeniyetimizde zenginlik yalnızca tüketebilme imkânı değildi.
Vakıf vardı.
İnfak vardı.
Hayır vardı.
Komşuyu gözetmek vardı.
İhtiyaç sahibinin elinden tutmak vardı.
Okul yaptırmak, öğrenci okutmak, çeşme yaptırmak, aşevi kurmak vardı.
İnsanlar servetleriyle yalnız kendilerine konfor satın almıyor, yaşadıkları topluma eser bırakmaya çalışıyordu.
Bugün ise bazı insanların hayatına baktığınızda mensubu olduğunu söylediği milletin yaşama biçiminin, inancın ve kültürün tam aksine bir tüketim anlayışıyla karşılaşıyorsunuz.
Dilde maneviyat, hayatta hedonizm…
Sözde millet, harcamada yalnızca ben…
Kendi zevki için sınırsız bütçe, toplum söz konusu olduğunda sonsuz mazeret…
Demek ki insanın paradan önce kazanması gereken başka şeyler varmış.
Vicdan kazanmak gerekiyor.
Ahlak kazanmak gerekiyor.
Aidiyet duygusu kazanmak gerekiyor.
Paylaşmayı öğrenmek gerekiyor.
Çünkü bunları kazanamamış bir insanın banka hesabındaki sıfırlar arttıkça zenginleştiğini söylemek mümkün müdür?
Bana göre değildir.
Bir insanın zengin olması elbette suç değildir. Çok çalışmış, üretmiş, risk almış ve servet kazanmış olabilir. Helaliyle kazanılmış servete düşmanlık etmek de doğru değildir.
Asıl soru şudur:
O serveti kazanırken ve kazandıktan sonra yaşadığın topluma ne bıraktın?
Çünkü yollarını bu devlet yaptı. Çalışanlarını bu toplum yetiştirdi. Güvenliğini bu devlet sağladı. Ürününü bu millet satın aldı. Hukuk düzeni mülkiyetini korudu.
Servet sadece kişinin kabiliyetinin değil, içinde yaşadığı toplumun sunduğu imkânların da sonucudur.
Öyleyse o topluma karşı bir borcun vardır.
Bu borç sadaka değildir.
Sosyal sorumluluktur.
Üretmektir, istihdamdır, vergini hakkıyla ödemektir, çalışanının hakkını vermektir, eğitim desteklemektir, kültüre, sanata, bilime katkıda bulunmaktır. Memleketinden aldığının bir bölümünü yeniden memleketine vermektir.
Ne yazık ki bugün başka bir anlayış da alkışlanıyor:
Memlekete fayda sağlayan değil, memleketten en fazla faydayı koparan “becerikli” sayılıyor.
Bir kamu imkânını kendi lehine çevirebiliyorsa akıllı…
Vergiyi azaltacak bir yol buluyorsa başarılı…
Çalışanına üç kuruş fazla vermemek için kırk hesap yapıyorsa iyi yönetici…
Sonra milyonluk otomobilinden inip bize başarı hikâyesi anlatıyor.
Hayır!
Bir memlekete kazık atmak ticari zekâ değildir.
Toplumun sırtından zenginleşmek girişimcilik değildir.
Gösterişli yaşamak da “büyük adam” olmak değildir.
Büyük adam, yalnız kendisini büyüten değil, çevresini de büyüten adamdır.
Ben çocukluğumuzdaki o tarifin tamamen doğru olduğunu iddia etmiyorum. O dönemde de yanlış yapan, sömüren, gösterişe düşkün insanlar vardı. Fakat toplumun terazisi farklıydı.
Servetin yanında itibar aranırdı.
Bugün yeniden o teraziyi kurmak zorundayız.
İnsanların ne kadar kazandığına değil, nasıl kazandığına ve kazandığından topluma ne bıraktığına da bakmalıyız.
Çünkü insan bu dünyadan banka hesabını götürmüyor.
Geriye ya tükettiği bir hayatın fotoğraflarını bırakıyor ya da başka insanların hayatına dokunan eserler…
Ve galiba çağımızın en büyük yanılgısı da burada:
İnsanlar para kazanmayı zenginleşmek zannediyor.
Oysa vicdanını, ahlakını, aidiyetini ve paylaşma duygusunu kaybetmiş bir insanın serveti büyüyebilir ama kendisi küçülür.
Demek ki insanın paradan önce kazanması gereken şey paradır değil; değerdir. Çünkü para insanı zengin edebilir, ama ancak değerler insanı “büyük adam” yapar.
İsmail Türk
Yazarın Diğer Yazıları
- Gıda Takviyesinde Üretim Enflasyonu: Sağlık mı, Yeni Bir Pazar mı?
- Siyasetin Sermayesi İnsandır
- İYİ Parti’nin Önündeki Büyük Fırsat: Yüzde 20 Neden Ulaşılmaz Değil?
- İşte Milliyetçilik Bu, Vatanseverlik Bu!
- Sürgünün Acısından Ortak Vatana: Çerkezler ve Aidiyet Meselesi
- Mansur Yavaş Don Kişot Değildir
- Şüphe Delil Değildir
- Adalet Önce Kendi Kapında Başlar
Yorumlar
- Alp Demir
Cevap basit. İçimizdeki orta doğu dışımıza çıktı. !!
