Köşe Yazısı

Cesaretin Yanında Durmak

Ramazan Akgün
Ramazan Akgün
7 dk Sesli Dinle 1

Türkiye’de olup bitenleri anlamaya çalışırken insanın karşısına yalnızca siyasi gelişmeler değil, giderek büyüyen bir gelecek kaygısı da çıkıyor.

Çünkü artık mesele yalnızca bugün kimin iktidarda, kimin muhalefette olduğu değildir. Mesele, çocuklarımıza nasıl bir Türkiye bırakacağımızdır.

Fakat ne yazık ki Türkiye’de siyaseti takip etmenin bir başka biçimi daha var; takım tutar gibi parti tutmak…

Kendi partisinin yaptığı her şeyi doğru kabul etmek, yanlışlarını tevil etmek, başkasının doğrularını ise sırf başkasına ait olduğu için yanlış saymak.

Böyle bir siyaset anlayışında hakikat kaybolur.

Çünkü insan, gerçeği aramaktan vazgeçip tarafını savunmaya başladığında artık vatandaş olmaktan çok taraftar hâline gelir.

Oysa devletler taraftarlarla değil, hakikati söylemeye cesaret eden vatandaşlarla ayakta kalır.

Bugün Türkiye’nin önündeki en önemli meselelerden biri de budur.

PKK’nın silah bırakması(!) örgütün tasfiyesi ve bunun ardından TBMM’de yapılan yasal düzenlemeler, ülkenin geleceğini doğrudan ilgilendiren tarihi bir dönemeçtir.

Bu sürecin sonunda terörün sona ermesi, silahların susması ve Türkiye’nin kalıcı bir huzura kavuşması elbette herkesin isteyebileceği bir sonuçtur.

Fakat sonucu istemek başka, sürecin nasıl yürütüldüğünü sorgulamak başka şeydir. Süreç doğru mu yönetiliyor?

Bir vatandaş; “Bu süreç nereye gidiyor?”, “Devletin temel nitelikleri nasıl korunacak?”, “Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş esasları bu süreçte nasıl muhafaza edilecek?”, “Silahların bırakılmasıyla birlikte hangi siyasi ve hukuki sonuçlar ortaya çıkacak?” diye soruyorsa, o vatandaşı korkaklıkla, değişime direnmekle veya barışa karşı olmakla suçlamak doğru değildir.

Tam tersine…

Bir ülkenin geleceği konusunda endişe duymak, o ülkeye karşı sorumluluk duymanın işaretidir.

İşte tam bu noktada kurucu irade meselesi önem kazanıyor.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir tesadüfün eseri değildir.

Bir imparatorluğun enkazından bağımsız bir devlet çıkarmak; egemenliği millete vermek; Cumhuriyet’i kurmak; hukuk, vatandaşlık ve milli egemenlik esasları üzerinde yeni bir devlet inşa etmek, tarihin en büyük siyasi dönüşümlerinden biridir.

Bugün kendisini “İkinci Cumhuriyetçi” olarak gören veya Cumhuriyet’in kurucu esaslarını köklü biçimde sorgulayan anlayışların karşısında, Cumhuriyet’in temel değerlerini savunmak elzem ve öncelikli vazifedir.

Bu savunma geçmişe saplanmak değildir.

Tam tersine, geleceği hangi temeller üzerinde kuracağımızı sormaktır.

Bugün kurucu iradenin, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesinin ve milli egemenlik anlayışının çeşitli siyasi ve entelektüel çevreler tarafından kuşatıldığını düşünen geniş bir toplum kesimi var. Ve bu kesimin kuşkuları zamanla haklılık kazanmakta.

Bu endişelerin tamamını reddetmek yerine dinlemek gerekir.

Çünkü bir toplumda milyonlarca insanın taşıdığı kaygıyı “yersiz endişe” diyerek susturmak, o kaygıyı ortadan kaldırmaz.

Tam tersine, onu derinleştirir.

***

İşte Sayın Müsavat Dervişoğlu’nun son dönemde ortaya koyduğu siyasi tavrı da bu çerçevede okumak gerekir.

İYİ Parti’nin “Bayrak Açıyorum” çağrısıyla Sayın Dervişoğlu; Cumhuriyet, milli egemenlik, bütünlük ve Türkiye’nin kuruluş esasları üzerinden güçlü bir siyasi itiraz ortaya koyuyor. Ve cesurca seslendiriyor…

Elbette bir siyasi liderin her söylediğini doğru bulmak zorunda değiliz.

Bir siyasi partinin bütün politikalarını desteklemek de zorunda değiliz.

Fakat cesur bir itirazı, sırf siyasi olarak bize yakın olmadığı için görmezden gelmek de doğru değildir.

Vatandaşın siyasete karşı en büyük sorumluluklarından biri belki de budur; Cesur olanı cesaretlendirmek.

Çünkü siyasetçinin de bir zaafı vardır.

Siyasetçi toplumun tepkisini ölçer.

Toplum susuyorsa siyasetçi susar.

Toplum korkuyorsa siyasetçi daha fazla korkar.

Toplum yalnızca alkış istiyorsa siyasetçi hakikati söylemekten vazgeçer.

Ama toplum, “Doğru bildiğini söyle; biz senin yanındayız” diyebiliyorsa siyasetçinin cesareti artar.

İşte demokrasi biraz da budur.

Siyasetçiyi yalnızca oyuyla değil, ahlaki desteğiyle de güçlendirmek.

Aristoteles’in erdem anlayışında cesaret, korkaklık ile ölçüsüz gözükaralık arasındaki erdemli noktadır.

Bu önemli bir ayrımdır.

Çünkü cesaret, her bağıranın cesur olduğu anlamına gelmez.

Cesaret, kalabalığın sustuğu yerde doğru bildiğini söyleyebilmektir.

Cesaret, alkış beklemeden itiraz edebilmektir.

Cesaret, kendi mahallesinin yanlışına da “yanlış” diyebilmektir.

Ve belki de en önemlisi; cesaret, sonucunu bilmediğin bir geleceğin karşısında sorumluluk almaktır.

Tarihe baktığımızda büyük dönüşümlerin çoğunda kalabalıkların değil, önce birkaç insanın cesareti vardır.

Sokrates, çoğunluğun hoşuna gitmeyen soruları sormaktan vazgeçmedi.

Kant, insanın kendi aklını kullanma cesaretini aydınlanmanın temel şartlarından biri olarak gördü.

Namık Kemal’in hürriyet düşüncesi, dönemin hâkim anlayışına karşı bir itirazdı.

Mustafa Kemal Atatürk ise imkânsız görünen bir zamanda, milletin kendi kaderine sahip çıkabileceğine inanarak bir mücadeleyi başlattı.

Tarihi değiştirenlerin ortak özelliği, çoğunluğun rahat ettiği yerde rahat etmemeleriydi.

***

Bugün bize düşen görev de belki tam olarak budur.

Her gelişmeyi kendi tuttuğumuz partinin penceresinden izlemek yerine, Türkiye’nin penceresinden bakmak.

İktidar doğru yaptığında desteklemek…

Muhalefet doğru söylediğinde hakkını teslim etmek…

Kendi siyasi düşüncemizin yanlışını kabul etmek…

Karşımızdakinin doğru sözünü sırf karşımızda olduğu için reddetmemek…

Ve en önemlisi, çocuklarımızın geleceğini ilgilendiren meselelerde siyasi aidiyetlerimizi bir kenara bırakabilmek.

Çünkü çocuklarımız bize;

“Sen hangi partiyi destekliyordun?” diye sormayacak.

Onlar bir gün bize, doğrudan veya dolaylı olarak şunu soracaklar; “Bize nasıl bir ülke bıraktınız?”

İşte asıl hesaplaşmamız gereken soru budur.

Bugün PKK meselesi üzerinden yaşanan süreçte vatandaşların kaygılarını küçümsemek de, bu kaygıları istismar etmek de doğru değildir.

50 seneyi aşan bir sürede binlerce insanımızı katleden bir terör örgütünden bir melek icat etmek mümkün değildir…

Kaygıyı susturmak yerine anlamak gerekir.

Soru soranı hainlikle suçlamak yerine sorusuna cevap vermek gerekir.

Eleştiriyi düşmanlık saymak yerine, devletin ve siyasetin kendisini denetleme imkânı olarak görmek gerekir.

Çünkü milletin endişesi devletin düşmanı değil, devletin erken uyarı sistemidir.

Ve vatandaşın görevi yalnızca seçim günü sandığa gitmek değildir.

Vatandaş bazen alkışlar.

Bazen itiraz eder.

Bazen susar.

Ama bazı zamanlarda da ayağa kalkar ve; “Burada dikkatli olunmalıdır.” der.

Bugün belki de ihtiyacımız olan tam olarak budur.

Partisinin değil, Türkiye’nin yanında duran vatandaşlar…

Korkunun değil, hakikatin yanında duran siyasetçiler…

Kalabalığın değil, cesaretin yanında duran bir toplum…

İYİ Parti lideri Sayın Müsavat Dervişoğlu’nun “bayrak açıyorum” çıkışlarına katılırız veya katılmayız.

İYİ Parti’nin bütün politikalarını destekleriz veya desteklemeyiz.

Ama bir siyasi liderin, toplumda karşılığı bulunan ciddi endişeleri yüksek sesle dile getirme cesaretini göstermesini küçümsememeliyiz. Tam aksine böylesine cesaretleri yalnızlaştırmamalı, cesareti güçlendirmeliyiz.

Çünkü demokrasilerde siyasetçinin cesaretini artıran şey yalnızca seçim sandığı değildir.

Vatandaşın cesareti de siyasetçinin cesaretini büyütür.

Bugün yapılması gereken, herkesi aynı düşünmeye zorlamak değildir.

Tam tersine, farklı düşünen insanların aynı ülkenin geleceği konusunda konuşabilmesini sağlamaktır.

Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı herkesin aynı şeyi düşünmesi değil, farklı düşünenlerin aynı ülke için konuşabilmesidir.

Mesele bir lidere tam destek ya da tam karşı çıkış değildir; mesele, söylenen sözün içindeki hakikati görebilme cesaretidir.

Çünkü bir ülkenin kaderini çoğunluğun konforu değil, azınlığın zamanında söylediği hakikatler belirler.

O hâlde sorumluluk açıktır; korkunun değil hakikatin yanında durmak, partilerin değil ülkenin geleceğini savunmak ve “doğru”yu kim söylüyorsa ondan yana cesaret gösterebilmek.

Çünkü cesaret bulaşıcıdır.

Bir kişi ayağa kalktığında bir başkası cesaret bulur.

Bir siyasetçi doğru bildiğini söylediğinde, bir vatandaşın sesi yükselir.

Bir vatandaş korkmadan soru sorduğunda, siyasetçi daha cesur konuşur.

Böylece toplum, korkunun sessizliğinden çıkar; düşüncenin ve özgüvenin sesine kavuşur.

Türkiye’nin bugün en çok ihtiyacı olan şeylerden biri de belki budur; siyasetten önce cesur vatandaşlar.

Çünkü cesur vatandaşın olduğu yerde siyasetçi susamaz.

Ve milletin geleceği hakkında söz söylemekten korkmayan bir toplumun geleceği de başkalarının cesaretine terk edilemez.

***

Susmayacağız! Ben de bu düşüncenin bir gereği olarak vatandaşlarımızı 16 Ağustos Pazar günü saat 19.00’da Balıkesir Kuvâ-yi Milliye Meydanı’nda yapılacak buluşmaya davet ediyorum.

“Herkes sussa da biz susmayacağız; dünya sussa da ben susmayacağım.” Müsavat Dervişoğlu.

Bu çağrı herhangi bir partiye mensup olma şartı taşıyan bir çağrı değildir.

Hangi partiden olduğuna bakmadan, Türkiye’nin geleceği konusunda kaygı taşıyan, Cumhuriyet’in kurucu iradesine, milli egemenliğe ve ülkenin bütünlüğüne sahip çıkmak isteyen herkesi bu meydanda bulunmaya davet eden bir çağrıdır.

Sayın Müsavat Dervişoğlu’nun bu çağrısına hangi partiden olursa olsun bütün vatandaşlarımızın katılmasını şiddetle tavsiye ediyorum.

Bu anlamda Zafer Partisi Lideri Sayın Prof. Dr. Ümit Özdağ’ı tebrik ediyorum.

Çünkü bazen bir meydanda bulunmak yalnızca bir siyasi tercihi göstermek değildir.

Bazen orada bulunmak, “Ben bu ülkenin geleceğine kayıtsız değilim” demektir.

Cesareti güçlendirmek istiyorsanız,  cesaretin yanında durmalı ve çağrısına katılmalısınız.

Bazen susmamak, tarihe bırakılmış küçük ama anlamlı bir nottur.

Ve bugün o notu hep birlikte yazmanın zamanıdır.

16 Ağustos Pazar günü, Balıkesir Kuvâ-yi Milliye Meydanı’nda buluşmak üzere…

Herkes sussa da biz susmayacağız.

Yazarın Diğer Yazıları

Yorumlar

UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.

  • Allah razı olsun sizden saygıdeğer hocam... Vatan sevgisi budur... Maalesef, kendilerine milliyetçi diyenlerin büyük çoğunluğunun sessiz kaldığı bu ortamda, hakikatleri haykırma cesaretinizle; hislerimize tercüman olmanızdan dolayı size saygı ve şükranlarımı sunuyorum.

Bu Yazıyı Paylaş