İyilik Nasıl Ölür?
“Medeniyetler düşmanlarının gücüyle değil, içeriden kaybettikleri adalet ve güvenle çöker.”
Bu cümle, İbn Haldun’un düşünce dünyasının özeti gibidir.
Çünkü medeniyetlerin harcı taştan değil, güvenden yapılır.
Bir ülkenin hazinesi yalnızca altını, dövizi, fabrikaları ya da ordusu değildir. Asıl serveti, birbirine güvenen insanlarıdır. Güvenin bittiği yerde hukuk zayıflar, ahlak sessizleşir, vicdan yalnızlaşır ve sonunda iyilik ölür.
İyilik nasıl ölür?
İyilik, kendisine emanet edilen güven kişisel menfaatlere dönüştürüldüğünde ölür.
Bir insanın cebinden çıkan para yeniden kazanılabilir.
Ama kalbinden çıkan güven, kolay kolay geri dönmez.
İşte bu yüzden sosyal sorumluluk, yardım kampanyaları ve hayır faaliyetleri yalnızca mali değil, ahlaki bir emanettir.
Bir sanatçının görevi yalnızca türkü/şarkı söylemek değildir. Milyonların sevgisini kazanmış bir sanatçı, aynı zamanda milyonların güvenini de omuzlarında taşır.
O güven; alkıştan daha ağır, şöhretten daha değerlidir.
Son günlerde Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent hakkında kamuoyuna yansıyan tartışmalar, Haluk Levent’in göz altına alınması yalnızca bir kişi veya bir dernek etrafında yaşanan gelişmeler olarak okunmamalıdır. Burada asıl sorgulanması gereken, toplumun en kıymetli sermayesi olan güvenin nasıl korunmadığıdır!
Sosyal sorumluluk adı altında toplanan her yardım, her bağış ve her emanet; en yüksek şeffaflığı, hesap verebilirliği ve ahlaki sorumluluğu gerektirir. Böyle bir güvenin zedelenmesine yol açabilecek her davranış ya da her tartışma, yalnızca ilgili kişi veya kuruma değil, iyilik fikrinin kendisine de zarar verir.
Türkiye bu acıyı ilk defa yaşamıyor.
Türk Hava Kurumu etrafında yıllarca süren tartışmalar…
Kızılay’ın kamuoyunda güveni sarsan uygulamaları nedeniyle yöneltilen ağır eleştiriler…
Bazı vakıf, dernek, tarikat ve cemaatlerin, toplumsal dayanışmadan çok kendi yapılarını büyüttüklerine dair oluşan kanaat…
Her olayın ayrıntısı farklı olabilir; fakat geriye kalan duygu hep aynıdır; “Artık kime güveneceğiz?”
İşte bir milleti yıkan soru budur.
Bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük tehlike, yüz milyonluk bir ülkeyi yüz kişilik çevrelerin mantığıyla yönetmeye kalkışmaktır.
Devleti, kurumları, yardım faaliyetlerini ve toplumsal imkânları; liyakat yerine yakınlıkla, emanet yerine sadakatle, millet yerine dar çevrelerin çıkarlarıyla şekillendiren anlayış, koskoca bir milleti adeta yüz kişilik bir “ahbap-çavuş” düzenine mahkûm eder.
Oysa bu millet, hiçbir grubun, hiçbir cemaatin, hiçbir derneğin ve hiçbir zümrenin mülkü değildir.
Türkiye, yüz kişinin değil; seksen altı milyonun ortak evidir.
Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun yıllar önce kurban derileri konusunda gösterdiği hassasiyet, aslında bir yardım modeli tartışması değildi; emanetin kutsallığını hatırlatan bir vicdan çağrısıydı. Çünkü hayır, baskıyla değil iradeyle yapılır. Yardımın değeri miktarında değil, samimiyetindedir.
İslam medeniyeti de bize bunu öğretir.
Zekât, yalnızca ekonomik bir paylaşım değildir; toplumsal vicdanın dolaşım sistemidir.
Kur’an’ın ve Hazreti Peygamber Efendimizin öğrettiği sosyal adalet anlayışı, önce en yakınımızı işaret eder. Anne-babayı, kardeşi, akrabayı, komşuyu…
Resûlullah’ın şu ikazı, belki de insanlık tarihinin en güçlü sosyal adalet manifestosudur; “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.”
Bu hadis bize şunu öğretir; merhamet, önce kapı komşusunu bilmektir.
Yardım, önce akrabanın derdini omuzlamaktır.
İyilik, önce mahallendeki yetimin başını okşamaktır.
Belki de yeniden bireysel iyiliği ayağa kaldırmanın zamanıdır.
Çünkü kurumsal yardım elbette gereklidir; ancak hiçbir kurum insanın vicdanının yerine geçemez. Hiçbir organizasyon, komşuluk hukukunun alternatifi olamaz.
İnsan, merhametini devredemez.
Vicdanını vekâleten yaşatamaz.
Bugün yeni kampanyalara değil, yeniden inşa edilmiş bir güven ahlakına ihtiyacımız var.
Çünkü güven, kişisel bir duygu değildir.
Güven, bir toplumun karakteridir.
Bir çocuğun öğretmenine inanmasıdır.
Bir hastanın doktoruna teslim olmasıdır.
Bir vatandaşın devletine güvenmesidir.
Bir ihtiyaç sahibinin uzanan elin gerçekten kendisi için uzandığını bilmesidir.
İşte bu yüzden güven, yalnızca bireylerin değil, milletlerin de ortak sermayesidir. Bu sermaye tüketildiğinde ekonomi zayıflar, hukuk tartışılır, siyaset sertleşir; fakat en büyük kayıp, insanların birbirine olan inancını yitirmesidir.
Bir millet ekmeğini paylaşarak çoğaltabilir.
Yıkılan şehirlerini yeniden kurabilir.
Ekonomisini yeniden ayağa kaldırabilir.
Ama kaybettiği güveni aynı kolaylıkla yeniden inşa edemez.
Çünkü güven, devletlerin hazinesi; medeniyetlerin ise ruhudur.
Ve tarih bize aynı hakikati tekrar tekrar fısıldar; Bir milleti dışarıdan gelen ordular değil, içeriden çürüyen vicdanlar yıkar.
Yazarın Diğer Yazıları
- Kötülüğe Rağmen Kendin Kalabilmek
- GAZİ VE ŞEHİT SEVİCİLİĞİ!
- Cesaretin Yanında Durmak
- Selçuk Özdağ Gelecek Parti Genel Başkanı mı olacak?
- Musavat Dervişoğlu’dan Bayrak Harekâtı ve Kadir İnanır
- Bayrak Açmak, Sorumluluk Almaktır
- Muhalefetin Açmazı: Sorun Seçmende mi, Siyasette mi?
- Siyasette Arınma Çağrısı
