Köşe Yazısı

GAZİ VE ŞEHİT SEVİCİLİĞİ!

Ramazan Akgün
Ramazan Akgün
6 dk Sesli Dinle 0

Bazı insanlarla yollarınız ayrılır.

Fikirleriniz değişebilir.

Siyasette farklı yerlere savrulabilirsiniz.

Hatta dün omuz omuza yürüdüğünüz insanlarla bugün aynı siyasi düşüncenin içinde bile olmayabilirsiniz.

Bütün bunlar hayatın ve siyasetin tabiatında vardır.

Ama bazı şeyler vardır ki insanın siyasi tercihlerinden daha büyüktür.

Hatıralar gibi…

Vefa gibi…

Ve bedel ödemişlik gibi.

Yaşar Yıldırım benim için böyle bir isimdir.

Mamak Askeri Cezaevi’nde aynı koğuşta kaldığım, kendisinden yaşça küçük olduğum için “abi” diye hitap ettiğim, aynı dönemin çilesini paylaşmış olduğum bir kader arkadaşımdır.

Ülkücü hareketin gençlik teşkilatlarında görev yapmış, Ülkü Yolu Derneği’nin genel başkanlığını üstlenmiş, 12 Eylül’ün ardından cezaevlerinde yatan, daha sonra kaleme aldığı yazıları ve özellikle Balkondan Seyretmek adlı kitabıyla o dönemin acılarını ve muhasebesini anlatan bir isimdir.

Balkondan Seyretmek sadece bir kitap adı değildir.

Bir dönemin ruh halidir.

Bir neslin yaşadıklarını dışarıdan seyredenlerle, o dönemin bedelini içeride ödeyenler arasındaki farkı anlatan ağır bir ifadedir.

Bugün geldiğimiz noktada ise aynı Yaşar Yıldırım’ın siyasi hayatında Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkan Yardımcılığı gibi önemli bir sorumluluk üstlendiğini görüyoruz.

Buna elbette itirazım yok.

İnsanların siyasi tercihlerine saygı göstermek gerekir.

Fakat son dönemde PKK özgürlükleri meselesi etrafındaki tartışmalarda kullandığı bazı ifadelerin, dün kader arkadaşlığı yaptığı insanların önemli bir bölümünü üzdüğünü düşünüyorum.

Üzülenlerden biri de benim.

Çünkü mesele artık sadece bir siyasi tartışma olmaktan çıkıyor.

Mesele, dün neye inandığımız ve bugün o inancın neresinde durduğumuz meselesine dönüşüyor.

***

Ben kendi hayatımla ilgili çok şey yazdım.

12 Mayıs 1979 gecesi saat 23.00 sıralarında İzmir’de, Milliyetçi Hareket Partisi İl Merkezi ile Ülkü Ocakları İl Merkezi’nin bulunduğu iki katlı binanın önünde silahlı saldırıya uğradım.

Vuruldum.

Günlerce hastanede tedavi gördüm.

Bugün bana “ülkücü gazi” denildiğinde bundan gurur duyarım.

Çünkü, o kelimenin taşıdığı sorumluluğun farkındayım.

Çünkü ben Yaşar Yıldırım’ın geldiği geleneğin içinden geliyorum.

O neslin yaşadığı acıların uzağında duran bir insan değilim. Tam içinde yaşadım bütün acıları…

Ben o acının içinden geçmiş biriyim.

İşte tam da bu yüzden bazı sözleri duyduğumda üzülüyorum.

Çünkü bugün “şehit seviciliği”, “gazi seviciliği” gibi kavramlarla konuşulduğunda insan ister istemez şu soruyu soruyor; şehidi sevmek ne zamandan beri ayıp oldu? Gazisine sahip çıkmak ne zamandan beri bir siyasi suçlama haline geldi?

Vatan uğruna hayatını ortaya koymuş insanlara duyulan saygı ne zamandan beri “sevicilik” diye küçümsenebilir? Ötekileştirilebilir(!)?

Eğer “analar ağlamasın” diyorsak, buna kim itiraz edebilir?

Elbette analar ağlamasın.

Elbette hiçbir anne evladının tabutuna sarılmasın.

Elbette hiçbir baba oğlunun mezarı başında ağıt yakmasın.

Elbette hiçbir eş, eşini; hiçbir çocuk, babasını kaybetmesin.

Fakat burada cevaplanması gereken başka bir soru vardır; anaların ağlamaması için geçmişte vatanı uğruna canını verenlere ne diyeceğiz?

Onlara “enayi miydiniz” mi diyeceğiz?

“Boşuna mı öldünüz” mü diyeceğiz?

“Yanlış bir davanın peşinden mi gittiniz” mi diyeceğiz?

Yoksa onların fedakârlığını bugün de bu milletin hafızasında muhafaza edecek miyiz?

***

Bir davayı kutsal yapan yalnızca onun adına söylenen sözler değildir.

Bir inancı bayraklaştıran yalnızca o bayrağın göndere çekilmesi değildir.

Bir devleti büyük yapan yalnızca sınırlarının genişliği, ordusunun gücü veya ekonomisinin büyüklüğü değildir.

Bir devletin gerçek büyüklüğü, gerektiğinde o devlet ve vatan uğruna bedel ödemeyi göze alan insanların varlığıyla da ölçülür.

Çünkü millet dediğimiz şey, yalnızca aynı coğrafyada yaşayan insanların toplamı değildir.

Millet biraz da ortak hatıraların, ortak acıların, ortak fedakârlıkların ve ortak değerlerin adıdır.

Şehitlik bu yüzden önemlidir, değerlidir.

Gazilik bu yüzden önemlidir, değerlidir.

Çünkü şehit ve gazi, devlet ile millet arasındaki bağın en ağır bedel ödenmiş sembolleridir.

Devletlerin yönetim biçimi ne olursa olsun, vatandaşı vatanı için hayatından vaz geçemiyorsa, devlet; devlet olmaz, millet; millet olmaz.

***

Mehmet Âkif Ersoy’un İstiklâl Marşı’nı yeniden okuyalım.

“Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?” diye soruyor Âkif.

“Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda.”

Sonra; “Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,

Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ.”

Bu mısralar sadece şiir değildir.

Bir milletin devlet ve vatan anlayışının özetidir.

Şimdi kendimize soralım; Mehmet Âkif, İstiklâl Marşı’nı yazarken neden “analar ağlamasın” demedi? Anaları niçin hesaba katmadı İstiklal marşında?

Çünkü Âkif’in söylediği “analar ağlasın” değildir.

Tam tersine, o milletin çocuklarının niçin gerektiğinde canını feda edebilecek kadar vatanına bağlı olması gerektiğini anlatmaktadır.

Çünkü bağımsızlığın bedeli vardır.

Devlet olmanın bedeli vardır.

Vatan sahibi olmanın bedeli vardır.

Ve tarih boyunca milletler, gerektiğinde o bedeli ödeyebilen insanlar sayesinde ayakta kalmıştır.

***

Bugün şehitliği savunmak, savaşı savunmak değildir.

Gaziliğe saygı göstermek, insanların ölmesini istemek değildir.

Tam tersine şehide ve gaziye saygı göstermek, insan hayatının değerini bilerek fedakârlığın anlamını korumaktır.

“Analar ağlamasın” demekle “şehitlik makamını küçümsememek” birbirinin karşıtı değildir.

İkisi aynı anda söylenebilir.

Hem anaların ağlamasını istemeyebiliriz hem de gerektiğinde vatan için canını veren evlatlarımızın fedakârlığını kutsal kabul edebiliriz.

Asıl mesele burada başlıyor.

Eğer terörün bitmesini istiyorsak, bunu şehitlerimizin hatırasını değersizleştirerek değil, onların neden can verdiğini doğru anlayarak yapmalıyız.

Barış arıyorsak, barışın hangi değerlerin üzerine kurulacağını da konuşmalıyız.

Çünkü adı barış olan her şey adalet değildir.

Ve savaşın bitmesi, tarihin unutulması anlamına gelmez.

Yaşar Yıldırım’a sormak istediğim soru da tam olarak budur.

Abi…

Biz Mamak’ta aynı koğuşlarda yatarken, aynı insanların acılarını paylaşırken, aynı davanın bedelini öderken başka bir dünyaya inanıyorduk.

Bugün geldiğimiz yerde o dünyanın neresindeyiz?

O gün vatan için bedel ödeyenlerin hatırasını bugün nasıl tarif edeceğiz?

Şehitlerimizi sevmek “şehit seviciliği” ise, gazilerimizi sevmek “gazi seviciliği” ise, bizim neslimiz neyin nesiydi?

Ve daha önemlisi; Şehitlerini sevmeyen, gazisine sahip çıkmayan bir milletin çocuklarından yarın vatanı için fedakârlık yapmasını nasıl isteyeceğiz?

Bir devlete “gerektiğinde senin için ölürüm” diyebilen vatandaş yetiştirmek istiyorsak, önce o vatandaşın fedakârlığını küçümsememeliyiz.

Çünkü devlet vatandaşından gerektiğinde fedakârlık istiyorsa, vatandaşına da gerektiğinde şunu söyleyebilmelidir; “Senin verdiğin canın, çektiğin acının ve taşıdığın yaranın bu devletin hafızasında bir anlamı vardır.”

***

Ben Yaşar Yıldırım’ı düşman görmüyorum.

Tam tersine, onu geçmişten gelen bir büyüğüm, koğuş arkadaşım, kader arkadaşım olarak görüyorum.

Belki de bu yüzden sözleri bana daha ağır geliyor.

Çünkü yabancının sözü insanı kızdırabilir.

Ama kader arkadaşının sözü insanı üzer.

Benimki öfke değil.

Biraz hüzün…

Biraz şaşkınlık…

Biraz da vefa borcudur.

Çünkü bizim kuşağımızın şehitleri vardır.

Gazileri vardır.

Cezaevleri vardır.

İşkenceleri vardır.

Mezar taşları vardır.

Ve bütün bunların üzerinde yükselen bir vatan fikri vardır.

Bunların hiçbirini bugünün siyasi ihtiyaçları uğruna yeniden tarif etmeye hakkımız olmadığını düşünüyorum.

***

Bugün Türkiye’nin önünde terörü bitirmek, anaların ağlamasını önlemek, yeni bir gelecek kurmak gibi büyük meseleler olabilir.

Bunların hepsi konuşulabilir.

Hatta konuşulmalıdır.

Ama bir milletin geçmişte verdiği şehitleri ve gazileri tartışmanın dışında tutmak gerekir.

Çünkü onlar artık günlük siyasetin konusu değildir.

Onlar bu devletin hafızasıdır.

Onlar milletin ortak mirasıdır.

Onlar bizim geçmişimizdir.

Ve geçmişini küçülten milletlerin geleceği de büyümez.

Şehitlik, ölümün güzellenmesi değildir.

Gazilik, yaranın romantikleştirilmesi değildir.

Şehitlik ve gazilik; vatan, millet, devlet ve inanç uğruna yapılan fedakârlığın millet vicdanındaki karşılığıdır.

Bu makamları korumak, savaşı savunmak değil; millet olmanın hafızasını korumaktır.

Bugün “analar ağlamasın” diyorsak, elbette ağlamasın.

Ama anaların bir zamanlar neden ağladığını da unutmayalım.

Çünkü o anaların gözyaşlarında bu devletin tarihi vardır.

O gözyaşlarında bizim geçmişimiz vardır.

O gözyaşlarında şehitlerimiz vardır.

Ve o gözyaşlarında gazilerimizin kanı vardır.

Mehmet Âkif’in dediği gibi; “Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?”

Asıl mesele, bugün o sorunun cevabını hâlâ verebilecek bir millet olup olmadığımızdır.

Çünkü vatanı uğruna canını verecek insan yetiştiremeyen bir devlet, yarın vatanını nasıl koruyacaktır?

Ve şehidine saygı göstermeyen bir millet, kendi geleceğinden nasıl fedakârlık bekleyecektir?

Benim Yaşar Yıldırım’a itirazım tam da buradadır.

Siyaset değişebilir.

Partiler değişebilir.

Devlet politikaları değişebilir.

Ama şehidin makamı, gazinin onuru ve vatan uğruna ödenmiş bedelin değeri değişmemelidir.

Çünkü değişirse yalnızca geçmişimizi değil, geleceğimizi de kaybederiz.

PKK gibi bir ihanet/cinayet şebekesi için bu kadar laf etmene değmez be abi!

Bu Yazıyı Paylaş