Kötülüğe Rağmen Kendin Kalabilmek
İnsanın karakteri, kendisine iyilik yapanlara nasıl davrandığıyla değil, kendisine kötülük yapanların karşısında kim olarak kalabildiğiyle ölçülür.
Çünkü iyiliğe iyilikle karşılık vermek kolaydır. Asıl mesele, kötülük gördüğünde kötülüğe dönüşmemektir.
İslam tarihinde bu konuda çok anlamlı hikâyeleri vardır.
Hz. Muhammed(s.a.v), İslam’ı anlatmak için gittiği Taif’te taşlanmış, hakarete uğramış ve yaralanmıştır. Kendisine bu insanları cezalandırma imkânı sunulduğunda ise intikamı değil, merhameti tercih etmiştir. Belki de insanlığa bırakılan en büyük ahlak derslerinden biri budur; sana yapılan kötülük, senin nasıl bir insan olacağını belirlememelidir.
Hz. Yusuf’un hikâyesi de aynı hakikatin başka bir ifadesidir.
Kardeşleri tarafından kuyuya atılan, ailesinden koparılan, yıllarca acı çeken Hz.Yusuf, gün gelir onların karşısında güçlü bir konuma gelir. Fakat intikam almak yerine, “Bugün size kınama yok. Allah sizi bağışlasın.” der.
Çünkü insanın eline güç geçtiğinde nasıl davrandığı, karakterinin en açık göstergesidir.
Yunus Emre’nin tasavvuf dünyasında karşılığını bulan anlayış da budur. İnsanın kendisini başkasının kötülüğüyle tanımlamaması, öfkenin esiri olmaması ve kendi ahlakından vazgeçmemesi…
Bütün bunları neden anlatıyorum?
Çünkü bugün Türkiye siyasetinde yaşanan bazı tartışmalar, bize siyasetin yalnızca fikirlerin ve programların değil, aynı zamanda karakterlerin de mücadelesi olduğunu hatırlatıyor.
29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda Anıtkabir’de yaşanan bir görüntü üzerinden başlayan tartışmayı düşünelim.
İYİ Parti Genel Başkanı Sayın Müsavat Dervişoğlu’nun, MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin koluna girerek merdivenlerden inmesi, bazı çevrelerde eleştiri konusu oldu. Sayın Dervişoğlu ise bu davranışını aile terbiyesi, insani ilişkiler ve ahlaki sorumluluk çerçevesinde açıkladı.
“Siyasette sorumlu bir makamdayım diye karakterimi değiştiremem” sözü, tartışmanın ötesinde üzerinde düşünülmesi gereken bir yaklaşımı ortaya koyuyor.
Elbette siyaset, nezaket görüntülerinden ibaret değildir. Siyasî mücadele vardır, fikir ayrılığı vardır, ağır eleştiriler vardır. Hele ki memleket meselelerinde uzlaşılmayacak konular varsa bunların açıkça ifade edilmesi gerekir.
Ancak siyasî mücadele ile insani ilişkileri birbirine karıştırmak zorunda mıyız?
Bir insanın siyasi rakibine karşı sert olması, onunla karşılaştığında medeni davranmasına engel midir? Bir fikre itiraz etmek, o fikri savunan insanın insanlık onurunu yok saymayı mı gerektirir?
Bence hayır.
Devlet Bahçeli’nin siyasî tutumları eleştirilebilir. Müsavat Dervişoğlu’nun siyasî mücadelesi de elbette eleştirilebilir. Siyasette hiçbir makam ve hiçbir isim eleştiriden muaf değildir.
Fakat eleştirinin konusu bir siyasetçinin fikirleri, kararları ve icraatları olmalıdır. Bir insanın insani davranışını, sırf muhatabının kimliği nedeniyle sorgulamak ise bizi başka bir yere götürür.
Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri de tam burada başlıyor.
Birbirimize karşı o kadar keskin siyasi kimlikler üretiyoruz ki artık aynı merdivenden birlikte inmek bile bir sadakat veya ihanet tartışmasına dönüşebiliyor!
Oysa Cumhuriyet, farklı fikirlerdeki insanların aynı devletin ve aynı milletin mensubu olarak yaşayabilmesinin adıdır.
Aynı bayrağın altında durabilmek için aynı düşünceye sahip olmak zorunda değiliz.
Siyasetçinin görevi, kendi siyasi mücadelesini sürdürürken toplumun birlikte yaşama iradesine de örnek olabilmektir.
Müsavat Dervişoğlu’nun açıklamasında öne çıkan “Karakterimi değiştiremem” yaklaşımını bu nedenle önemsiyorum. Çünkü siyasetçinin muhalefeti, eleştirisi ve mücadelesi kadar, hangi ahlaki sınırlar içinde hareket ettiği de önemlidir.
Bir insanın kendisine yöneltilen sertliğe aynı sertlikle cevap vermemesi, siyasi iddialarından vazgeçtiği anlamına gelmez. Nezaket teslimiyet değildir. Merhamet zafiyet değildir. İnsani davranış da siyasi taviz değildir.
Ama burada bir başka tehlikeyi de görmeliyiz; kötülüğe karşılık vermemek adına haksızlığa sessiz kalmak da erdem değildir. Hz. Yusuf’un affı, Hz. Muhammed’in merhameti adaletten vazgeçmek anlamına gelmez. İnsan hem hakkını savunabilir hem de kendi ahlakını koruyabilir.
Benim asıl anlatmak istediğim budur.
Bir toplum, birbirine benzeyen insanların değil, birbirinden farklı olduğu hâlde birbirine saygı gösterebilen insanların toplumudur.
Siyaset de insanı kendi karakterinden uzaklaştıran değil, karakterini ortaya koyduğu bir alan olmalıdır.
Kendisine yapılan kötülük yüzünden kötülük yapan insana dönüşenlerin sayısı arttıkça, toplumun vicdanı küçülür.
Unutmayalım; insanın en büyük zaferi, düşmanını kendisine benzetmesi değil, düşmanının kötülüğüne rağmen kendisi olarak kalabilmesidir.
Çünkü kötülüğe karşı kötülük yapmak, bazen karşındakine yenilmektir. Asıl mesele, mücadele ederken kendini kaybetmemektir.
