Köşe Yazısı

Dış politikada sapma var mı?

Ertuğrul Türkoğlu
Ertuğrul Türkoğlu
5 dk Sesli Dinle 0

Türkler Osmanlının zayıfladığı döneme kadar fetihçi ve genişlemeci politikalar takip ettiler. Yönettikleri topraklarda yaşayanları düşük vergi alarak memnun etmeyi hedeflediklerinden, devletlerinin ana gelir kaynağı haraç ve ganimetlerdi. Mağlubiyetler başladıktan sonra savaşlar gelir kapısı olmaktan çıktı. Hem toprak hem insan hem de para kaybına neden oldular.
2. Viyana bozgununu milat kabul edebiliriz. Bu hezimetten sonra imzalanan Karlofça Anlaşmasında memleketler kaybeden Osmanlılar, önce kaybettikleri toprakları geri almayı hedeflediler. Bu hedeflerine kısmen ulaştıktan sonra, savaşçı politikalardan barışçı politikalara yöneldiler. Artık gaye genişlemek değil sınırları muhafaza etmekti.
Osmanlılar savaşmamak için ellerinden geleni yapsalar da devir savaş devriydi. Devleti Aliye’nin toprakları geniş ve zengindi. Başarılı olamadılar. Lale devri ve 2. Abdülhamit padişahken -zaferle sonuçlanan Yunan Harbi dışında- savaşsız geçen otuz yıl hariç, sürekli savaşmak zorunda kaldılar. Savaştılar ve genelde kaybettiler. Özellikle son elli yıl Osmanlılar için felaketler dönemiydi.
Bu kayıplar Türkiye Cumhuriyetini kuran kadrolarında barış eksenli politikalar benimsemesine yol açtı. Türklerin artık vatanlarının küçülmesine tahammülleri yoktu. Haddizatında zaten küçülebileceği kadar küçülmüştü Türkiye. Gerçi düşmanlar, Atatürk ve arkadaşları Milli Mücadeleyi vermemiş olsalardı, Türkleri çok daha dar bir coğrafyaya hapsetmek niyetindeydiler.
Devlet hafızasının yanında, savaşacak gücümüzün kalmaması bir başka gerçeğimizdi. Fakirdik. Teknolojik açıdan geriydik. Son iki yüz yılda çok fazla insanımız şehit ya da gazi olmuştu. Özellikle Balkan ve Cihan harpleri Türklerin üzerinden silindir gibi geçmişti. Nüfusun üçte ikisi kadındı. Erkeklerin çoğu sakat ya da hastaydı. Salgın hastalıklara her sene on binlerce kurban veriyorduk.
Cumhuriyeti kuran kadrolar bu atmosferde barışçıl politikalar uyguladılar. Hatay anavatana savaş olmadan katıldı. Montrö’de, Lozan Anlaşmasının şartları, diplomasi yoluyla iyileştirildi. Türkiye son asrı Kore ve Kıbrıs müdahalesi dışında, harp etmeden geçirdi. Bununla beraber elli yıldır terörle mücadele etmemiz, ordumuzun güçlü kalmasını sağladı. Ordumuz, Avrupa ve Uzakdoğu uluslarında olduğu gibi ordu vasfını kaybetmedi.
Yurtdışı operasyonlar, yabancı ülkelerde kurulan askeri üsler, savunma sanayindeki hızlı büyüme, giderek daha aktif dış politika takip edilmesi ve en günceli Mekke İttifakı ile Bedir Zaptı olan anlaşmalar, paktlar ve gruplar, ‘’Türkiye’nin dış politika konsepti değişiyor mu?’’ sorusunun doğmasına yol açtı.
ABD ve İsrail’in izlediği saldırgan politikalar, BAE ve İran’ın bölgeyi istikrarsızlaştıran girişimleri önlenmezse, Ortadoğu’daki yangın büyüyecek. ABD’nin bölgeden çekilmesinden doğacak olan güç boşluğunu Türkiye doldurmazsa İsrail, İran ve BAE dolduracak. Yani ‘’Dünyada barıştan’’ vaz geçiş yok. Yeni şartlara intibak ediliyor. Aynı 2. Dünya Savaşından önce yapıldığı gibi.
2. Dünya Savaşından önce Mussolini Antalya ve Balkanların, İtalya’nın etki sahasına girmesi gerektiğini iddia ediyordu. Gazi Antalya ile ilgili taleplere asker çizmelerini ve kıyafetlerini giyerek cevap verdi. Balkan devletleriyle Balkan Paktını kurdu. Gazi, ‘’Türkiye’nin Balkan devletleriyle federasyon kurarak başına kendisinin geçeceğiyle’’ ilgili iddiaların doğruluğunu soran yabancı gazetecilere, böyle bir planının olmadığını ama Türk ordusunun Balkan devletlerinin ordularıyla kuracağı müşterek orduya komutan etmekten şeref duyacağını söyleyerek Duçe’ye meydan okudu.
Bugün yapılanlar Atatürk’ün yaptıklarından farklı değil. Atatürk başka ülkelere saldırmak için kurmadı Balkan ve Sadabat Paktlarını. Saldırı ve işgal teşebbüsü olursa, Türkiye’nin savunmasını sınırlarımızdan ötelerde başlatmak için kurdu. ‘’Bu paktlar başarılı olamadı’’ denebilir. Olamadı zira savaş başladığında Gazi hayatta değildi. At sahibine göre kişner.
Mekke İttifakıyla, Ortadoğu’nun nükleer silahı olan, en güçlü askeri ve ekonomik birliği kuruldu. Bedir Zaptı ile finansman sıkıntısı çeken Türk ve Pakistan savunma sanayilerinin önü açıldı. R-4, Mekke İttifakından daha esnek bir yapılanma ve daha geniş coğrafyaya hitap ediyor.
Geçen hafta, R-4 ülkelerinin dışişleri bakanlarıyla İngiltere, Almanya, Fransa ve İtalya’nın dışişleri bakanları İstanbul’da bir araya geldiler. Bu buluşma üç aylık periyotlarla tekrarlanacak. Türkiye iyice silikleşen ve zayıflayan Avrupa’yı, Ortadoğu’da R-4’ün yanında oyuna sokmayı planlıyor.
Balkan Barış Platformu, Kafkasya Altılısı Türkiye’nin Balkanlardaki ve Kafkaslardaki kolları. TDT ise Türkiye’nin önderlik ettiği en güçlü ve iddialı organizasyon. Bu teşkilatların hepsi ilişkileri geliştirmeyi hedefliyor. Barışseverler. Hiçbirinde saldırı gündemi yok. Ama bulunduğumuz coğrafyada meydana gelen gelişmeler nedeniyle, savunma ve güvenlik, hepsinde temel konular.
Mekke Anlaşması nedeniyle Türk askerinin Yemen’e gönderileceği düşünülüyor. Bu asla olmaz. Libya, Somali, Suriye ve Karabağ örnekleri önümüzde. Türkiye müdahale ettiğinde düşmek üzere olan Trablus Türk subaylarının destekleyip yönlendirdiği Libya ordusu tarafından kurtarıldı. Trablus kurtarıldıktan sonra Hafter güçlerine saldırılmadı. Tobruk ve Bingazi’yi almaya yönelinmedi. Bilakis Bingazi’yle ilişki kuruldu. Trablus-Bingazi ilişkileri düzeltildi. Öyle ki Hafter’in kontrolündeki meclis, Trablus ile imzaladığımız deniz yetki anlaşmasını onayladı.
Muhalif güçler Şama yürürken Türk kurmaylarından destek aldılar. Mehmetçik çarpışmalara girmedi. Somali, Sudan ve Karabağ’da böyleydi. Ankara bu çarpışmalarda ilk fırsatta, tarafların anlaşmasından yana tavır aldı. Arabistan’da da olacak olan budur. Türk askeri Katar’a gittiği gibi Suudi Arabistan’a da gidebilir. Ama Mehmetçik asla Yemen’e gönderilmez. Savaş sürerse subaylarımız Suudilere destek verir.
Mekke İttifakı ülkelerinin yetkililerinin geçen hafta Tahran’a gitmeleri de Ankara’nın barıştan ve uzlaşmadan yana tavır aldığını gösteriyor. Tahran’da en önemli gündem, Riyad ile Husileri anlaştırmaktı.
Mekke Anlaşmasının kısa vadede üç sonucu olacaktır. Suudilerle Husiler ama cephede denge sağlanarak ama buna gerek kalmadan anlaşacaklardır. Türkiye Arabistan’da askeri üs kuracaktır ki bu olursa, Suudiler zamanla Katar gibi sadık bir müttefike dönüşürler. Savunma sanayimiz daha hızlı büyüyecektir. Mekke Anlaşması, Husileri merkeze koyarak değerlendirilemeyecek kadar ehemmiyetlidir. Mehmetçik yüzyıl önce çekildiği topraklara geri dönüyor. Artık genişleme ve güçlenme askeri üsler vasıtasıyla oluyor.
Atatürk’ün ve İnönü dışındaki (İnönü Hatay ve Montrö hamlelerine karşıydı) sivil idarelerin takip ettiği siyasetlerle mukayese ettiğimizde, dış politikamızda sapma yok. Değişen koşullara intibak var. İnönü’nün ve askeri yönetimlerin takip ettikleri dış politika esas alınırsa, sapma var ama doğru istikamette. Zira Türkler fıtratları gereği uydu olmayı kabul edemezler.

Bu Yazıyı Paylaş