Köşe Yazısı

Güvenin “G”si kalmadı!

İsmail Türk
İsmail Türk
7 dk Sesli Dinle 1


Güven nedir? İnsan kime güvenir? Güveni nerede aramalıyız? Bir insana güvenebilmek için hangi özelliklere sahip olması gerekir?

Bu soruların cevapları herkese göre değişebilir. Ancak değişmemesi gereken bir hakikat vardır: Güven, insanın söyledikleriyle yaptıklarının birbirini doğrulamasıdır.

Güven, zor günlerde belli olur. Menfaatin bittiği yerde, makamın kaybedildiği gün, güçlünün karşısında haklının yanında durabilmektir güven.

Bugün Türkiye’nin dünden, belki de yarından çok daha fazla güvene ihtiyacı var. Özellikle de siyasette! Çünkü ülkemizde ekonomik krizden, adaletsizlikten, liyakatsizlikten daha az konuşulan ama en az onlar kadar tehlikeli bir kriz yaşanıyor: GÜVEN KRİZİ!

İnsanlar artık verilen sözlere inanmıyor. Dün söylenenlerin bugün inkâr edildiğini, dün karşı çıkılanların bugün savunulduğunu, dün uğruna mücadele edilen değerlerin bugün siyasi hesaplara kurban edildiğini görüyor. Siyasetçinin sözüyle eylemi arasındaki mesafe büyüdükçe milletin siyaset kurumuna olan güveni de eriyor.

Peki, sadece siyasetçiler mi güven kaybetti? Hayır! Asıl acı olan, bizim mahallede de güvenin neredeyse “G”sinin kalmamış olmasıdır!

KIRK YILLIK MÜCADELENİN ACI MUHASEBESİ

Bizler ömrümüzün kırk yılı aşkın bir bölümünü bir davanın, bir inancın, bir idealin peşinde geçirdik. Gençliğimizi verdik. Sevdiklerimizden ayrı kaldık. Hapishaneler gördük. Arkadaşlarımızı toprağa verdik. Kimi zaman yoklukla, kimi zaman haksızlıkla, kimi zaman da kendi içimizde yaşadığımız hayal kırıklıklarıyla mücadele ettik.

Bütün bunları makam, mevki, ihale ya da şahsi ikbal için yapmadık. Bizim kuşağımızın büyük bir bölümü için dava, ekmek kapısı değil, bir ömürlük namus meselesiydi.

Ama bugün dönüp arkamıza baktığımızda ne görüyoruz? Dün birbirine kardeşim diyenlerin bugün birbirinin yüzüne bakamadığını, dün ilkelerinden taviz vermeyeceğini söyleyenlerin bugün makam uğruna nasıl değiştiğini, dün yanlışlara karşı çıkanların bugün aynı yanlışları savunduğunu görüyoruz. Ve en acısı, dün kendisine emanet edilen insanların güvenini, kendi geleceğinin basamağına dönüştürenleri görüyoruz.

İsim mi istiyorsunuz? İnanın, tek tek yazabilirim! Kimlerin hangi sözleri verdiğini, hangi sözlerinden döndüğünü, kimlerin arkadaşlarını yarı yolda bıraktığını, kimlerin dava arkadaşlığını siyasi pazarlıkların malzemesi hâline getirdiğini örnekleriyle anlatabilirim. Ama yapmayacağım! Çünkü mesele artık şahısların ötesine geçmiştir.

Kırk yıllık siyasi mücadelemizde her birimizin hayal kırıklıkları, hüsranları, hüzünleri ve hicranları olmuştur. Eminim ki geçmişi birlikte yaşadığımız insanlara sorsak, hemen herkes benzer isimleri, benzer hadiseleri ve benzer kırgınlıkları sıralayacaktır.

Demek ki sorun yalnızca kişilerde değil, kişileri değiştiren ve ilkeleri aşındıran siyasi anlayıştadır.

DAVA ARKADAŞLIĞINDAN MENFAAT ARKADAŞLIĞINA

Bir zamanlar bizim mahallede bir insanın sözü senet kabul edilirdi. Arkadaşlık yalnızca iyi günlerde değil, en ağır bedellerin ödendiği zamanlarda da devam ederdi. Bir arkadaşımızın başına bir iş geldiğinde önce hangi makamda olduğuna değil, hangi sıkıntıyı yaşadığına bakardık.

Şimdi ise bazen insanın değeri taşıdığı unvanla, oturduğu koltukla, genel başkana yakınlığıyla ölçülüyor. Makamı varsa etrafı kalabalık, makamı yoksa telefonu sessiz! Dün kapısında bekleyenlerin bugün selam vermediği insanlar var. Dün birbirlerine sadakat yemini edenlerin bugün birbirlerini siyasi rakip gördüğü bir anlayış var.

Bütün bunları görüp de güven duygusunun nasıl kaybolduğunu sormak gerçekten tuhaf değil mi? Daha da önemlisi, kendi arkadaşına adaletli davranmayan bir siyasi anlayışın millete adalet vaat etmesi ne kadar inandırıcıdır?

Kendi mahallesinde güven üretemeyenler, koskoca bir milletin güvenini nasıl kazanacak?

HASTALIĞI TEŞHİS ETMEDEN TEDAVİ EDEMEYİZ

Tıpta temel ilkelerden biri, hastalığın doğru teşhis edilmesidir. Yanlış teşhis, yanlış tedaviyi getirir. Siyasette de durum farklı değildir.

Bizim hastalığımızın adı yalnızca bölünme değildir. Yalnızca liderlik tartışması, teşkilat kavgası veya siyasi rekabet de değildir. Asıl hastalık, ilkenin yerini menfaatin, liyakatin yerini sadakatin, samimiyetin yerini hesapçılığın almasıdır.

Bir siyasi harekette eleştiri ihanet, itiraz düşmanlık, farklı düşünce ise tasfiye gerekçesi sayılıyorsa orada güven yaşayamaz. Bir insanın doğruluğu söylediklerine göre değil, kimin yanında durduğuna göre değerlendiriliyorsa orada adalet gelişemez. Bir hareket kendi yanlışlarıyla yüzleşemiyor, her başarısızlığı başkalarına yüklüyorsa orada yenilenme gerçekleşemez.

Peki, tedavi nedir? Önce samimi bir muhasebe! Ardından şahıslara değil ilkelere bağlılık. Liderlere saygı duyacağız ama onları sorgulanamaz hâle getirmeyeceğiz. Arkadaşlarımızı seveceğiz ama yanlışlarını alkışlamayacağız. Dava diye konuşacağız ama davayı kimsenin şahsi mülkü hâline getirmesine razı olmayacağız. Ve en önemlisi, geçmişte çekilen acıları bugünkü siyasi hesapların sermayesi yapmayacağız.

TÜRKİYE’NİN GÜVENİLİR İNSANLARA İHTİYACI VAR

Bugün Türkiye’nin yalnızca yeni partilere, yeni kadrolara, yeni sloganlara ihtiyacı yok. Türkiye’nin sözüne güvenilen insanlara ihtiyacı var. Dün ne söylediyse bugün de aynı ilkeyi savunabilen, yanlış yaptığında özür dileyebilen, makamını kaybetme pahasına doğruyu söyleyebilen insanlara…

Güvenilir olmak hiç hata yapmamak değildir. Hatasını kabul edebilmek, verdiği sözün arkasında durabilmek ve en zor zamanda bile vicdanını kaybetmemektir. Siyasette güven yeniden inşa edilecekse bunun yolu gösterişli kongrelerden, kalabalık mitinglerden veya süslü nutuklardan önce ahlaki bir yenilenmeden geçer.

Millet artık kimin ne kadar yüksek sesle konuştuğuna değil, söylediği sözün arkasında ne kadar durduğuna bakmalıdır.

PEKİ, YA GÜVEN ARADIĞIMIZ İNSAN İÇİMİZDEN BİRİYSE?

İşte böylesine olumsuz şartların, bunca hayal kırıklığının, kırgınlığın ve güven kaybının içerisinden hiçbirimizin belki de hesaba katmadığı bir insan çıkıyorsa… Üstelik bu insan içimizden biriyse…

Aynaya baktığımızda kendimizden bir parça gördüğümüz, geçmişimizin, mücadelemizin, değerlerimizin ve ortak hafızamızın simgesel karşılığını bulduğumuz bir şahsiyetse… Vefasıyla, tutarlılığıyla, hoşgörüsüyle, tahammülüyle, farklı düşüncelere gösterdiği toleransla güven veriyorsa…

Daha da önemlisi, yaşamadığı bir hayatı yaşamış gibi anlatmak yerine, gerçekten yaşadığı hayatı ve tecrübelerini yol gösterici olarak ortaya koyuyorsa bütün bunlar üzerinde düşünmek gerekmez mi?

Çünkü bazı insanlar güveni konuşarak değil, yaşayarak inşa eder. Bazıları sadakati anlatır, bazıları sadakatin kendisi olur. Bazıları dava arkadaşlığından söz eder, bazıları en zor günlerde arkadaşlarının yanında durarak bunun ne anlama geldiğini gösterir.

İşte böyle bir insanı görebiliyorsak, tanıyabiliyorsak, yılların tecrübesiyle onun güvenilirliğine inanabiliyorsak, artık önümüzde başka bir sorumluluk vardır.

O bize “Düşün peşime!” demese bile biz gelecek nesiller adına onun peşine düşmeyi bilmeliyiz.

Çünkü mesele bir insanı yüceltmek, bir şahsı kutsamak ya da yeni bir bağlılık hikâyesi yazmak değildir. Mesele, kaybettiğimiz güven duygusunu yeniden bulabilmektir. Mesele, gelecek nesillere bizim yaşadığımız hayal kırıklıklarını miras bırakmamaktır. Mesele, yarının gençlerinin bugünün büyüklerinden söz ederken yalnızca ihanetleri, kırgınlıkları ve hüsranları hatırlamamasıdır.

Bizim kuşağımız çok bedel ödedi. Çok insan tanıdı. Çok söz dinledi. Çok hayal kırıklığı yaşadı. Artık yeni bir hayal kırıklığına değil, güvenin yeniden ayağa kalkmasına ihtiyacımız var.

Elbette güven duyduğumuz insanları da eleştireceğiz. Yanlışlarını gördüğümüzde söyleyeceğiz. Çünkü gerçek güven, sorgusuz bağlılık değil, doğruluk ve samimiyet üzerine kurulur. Ama bir insanın kıymetini anlamak için de onu kaybetmeyi beklemeyeceğiz.

Hani amiyane bir tabir vardır: “Lafın tümü deliye anlatılır.”

Bizim burada anlattıklarımız, sizlerin bilmediği şeyler değil. Yaşadıklarımızı, gördüklerimizi, içimizde biriktirdiklerimizi ve belki de birçoğunuzun dile getirmekten imtina ettiği duyguları sesli hâle getiriyoruz. Aslında bu yazılar, hepimizin ortak hissiyatının kelimelere dökülmesinden ibarettir.

Biliyorum ki bu satırları okuyan pek çok insan, benim söylemediğim isimleri de biliyor, yaşadığımız hayal kırıklıklarını da hatırlıyor. Ve inanıyorum ki güven duyulabilecek insanları da kendi vicdanında tartıyor.

Bazen bir milletin ihtiyacı olan şey yeni bir kahraman aramak değil, zaten içinde yaşayan güvenilir insanın kıymetini zamanında bilmektir.

SON SÖZ

Bu yazıyı birilerini mahkûm etmek için değil, hepimizi düşünmeye davet etmek için kaleme aldım. Çünkü biliyorum ki kırk yıllık mücadelemizin içinde yalnızca kayıplarımız, kırgınlıklarımız ve hayal kırıklıklarımız yok.

Hâlâ tertemiz kalabilmiş insanlar var. Makam görmeden hizmet edenler, karşılık beklemeden mücadele edenler, dostunu zor gününde terk etmeyenler var. Onların varlığı, geleceğe dair umudumuzu ayakta tutuyor.

Ancak artık şu gerçekle yüzleşmeliyiz: Bir davayı düşmanları kadar, kendi içindeki ilkesizlikler de yıpratabilir.

Ve unutmayalım! Bir insanın parasını kaybedebilirsiniz, yerine koyarsınız. Makamını kaybedebilirsiniz, yeniden kazanırsınız. Bir seçimi kaybedebilirsiniz, sonraki seçime hazırlanırsınız.

Ama güveni kaybettiğinizde, kaybettiğiniz yalnızca bir insanın size olan inancı değildir. Bazen bir neslin bütün umutlarını da kaybedersiniz.

Bizim mahallede bugün güvenin “G”si kalmadı diyorsam, bunu bir öfkeyle değil, yılların biriktirdiği acı tecrübelerle söylüyorum.

Şimdi asıl soru şudur: Kırk yıldır birbirimize yaşattığımız hayal kırıklıklarından ders çıkarıp yeniden güven inşa edebilecek miyiz? Yoksa aynı isimlerin, aynı hesapların, aynı yanlışların etrafında dönerek bir kırk yılı daha mı heba edeceğiz?

Benim artık kimsenin kahramanlık hikâyesine değil, karakterine bakmaya ihtiyacım var. Çünkü bu milletin kahramanlık anlatanlardan çok, güven veren insanlara ihtiyacı var.

Ve bilinmelidir ki güvenin olmadığı yerde dava arkadaşlığı değil, çıkar ortaklığı; siyaset değil, menfaat pazarlığı kalır!

Ama güven veren bir insan varsa, umut da vardır.

Yeter ki o insanın kıymetini anlamak için bir kırk yıl daha kaybetmeyelim!

Yazarın Diğer Yazıları

Yorumlar

UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.

  • ADSIZ

    Meralın gölgesindeki iyi partiyi göremiyen ülkücü neyi görecekki Rahmetli Prof Necmeddin hacıeminoğlu Ülkücü aldanmaz demişdi ama Aldananlar hep ülkücü denekki ülkücü olamamışız

Bu Yazıyı Paylaş