Unutmak Diye Bir Şey Var mı?
Unutmak…
Bazen düşünüyorum: Unutmak kavramını hangi kelimeyle mukayese etmek gerekir?
Affetmekle mi?
Alışmakla mı?
Kabullenmekle mi?
Yoksa insan bazı şeyleri gerçekten hiç unutmaz da yalnızca onlarla yaşamayı mı öğrenir?
Ben galiba sonuncusuna inanıyorum.
Çünkü insanın hayatında öyle insanlar, öyle günler, öyle görüntüler vardır ki üzerinden kırk değil, yüz yıl geçse hafızanın bir köşesinden çıkıp gelir, yanı başınıza oturur.
Sanki dünmüş gibi…
Bizim gençlik yıllarımız böyle yıllardı.
Memleketin gidişatına kayıtsız kalmayan, emperyalizme karşı duran, Türkiye için kaygılanan gençlerdik. Farklı fikir akımlarının, farklı kamplaşmaların içerisinde yer aldık.
Bugünden geriye baktığımda şunu rahatlıkla söyleyebilirim:
Çok saftık.
Çok samimiydik.
Çok idealisttik.
Memleketi kurtarabileceğimize inanıyorduk.
Fakat genç insanların o saf duyguları, zaman içerisinde provokasyonların da etkisiyle bir kardeş kavgasına dönüştü.
Sonra gençler öldü.
Sağdan öldü, soldan öldü.
Anneler ağladı.
Babalar evlatlarını toprağa verdi.
Ocaklar söndü.
Ve geride bizim gibi yaşayan hafızalar kaldı.
Bugün Habererk’te o yıllarda hayatını kaybeden ülkücülerin isimlerini ve tarihlerini yayımlıyoruz.
Çünkü unutulmasınlar istiyorum.
Fakat içlerinden biri var ki benim için yalnızca geçmişte kaybettiğimiz bir arkadaş değildir.
Gökhan Teksan…
Adını özellikle yazıyorum:
Gökhan Teksan.
17 yaşındaydı.
İstanbul Kadıköy Acıbadem’de, evinin giriş katında ders çalışırken başına sıkılan kurşunlarla öldürüldü.
Bir insanın 17 yaşında ne kadar günahı olabilir?
Bütün samimiyetimle söylüyorum: Gökhan, benim hafızamda masumiyetin simgesidir.
Kardeşimden öteydi.
İnanılmaz ahlaki değerlere sahipti. Sevecendi. Büyüğüne saygılı, küçüğüne şefkatliydi. En ufak bir suça ya da kavgaya karışmışlığı yoktu.
Bir ailenin tek çocuğuydu.
Gökhan öldürüldüğünde yalnızca bir genç ölmedi.
Bir ailenin geleceği de onunla birlikte son buldu.
İşte bunu nasıl unutacaksınız?
Bugün çocuklarıma baktığımda bazen Gökhan gelir aklıma.
“Yaşasaydı…” derim.
Nasıl bir hayatı olurdu?
Çocukları olur muydu?
Torunlarını sever miydi?
Nasıl bir baba olurdu?
Nasıl bir Türkiye hayal ederdi?
İnanır mısınız, aklıma gelmediği bir gün yoktur.
Hüzünlenirim.
Duygulanırım.
Bazen ağlarım.
Gökhan’ın hikâyesini her yazmaya kalktığımda elim ayağım birbirine dolaşır. Eksik bir şey yazarım, ona haksızlık ederim diye korkarım.
Çünkü bazı insanlar hakkında yazmak, yalnızca bir hatırayı anlatmak değildir.
Emanet taşımaktır.
Gökhan yalnız değildi.
Sabri Tabak…
Mustafa Haşatlı…
İrfan Öğütçü…
Orhan Öğütçü…
Ömer Demir…
Ve isimlerini buraya sığdıramayacağım nice yağız delikanlı…
Beraber oturduğumuz, konuştuğumuz, Türkiye üzerine hayaller kurduğumuz insanlardı.
Biz mezarlıklarda tanışmadık.
Biz hayattayken arkadaştık.
Güldük.
Tartıştık.
Hayal kurduk.
Sonra birer birer eksildik.
İnsan gençliğinde ölümün ne olduğunu tam anlayamıyor.
Bir arkadaşınızı kaybediyorsunuz; ağlıyorsunuz, öfkeleniyorsunuz ama hayatın o acıyı size kırk, elli yıl taşıtacağını bilmiyorsunuz.
Ben taşıdım.
Cezaevlerine de taşıdım.
Aydın özel tip cezaevinde Yunus Uzun’u kucağımda kaybettim.
Onun hikâyesi ise bambaşkadır.
İdam hükmünün infaz sürecini bekleyen genç bir insandı. Fakat darağacına bile ulaşamadan, cezaevinin ağır şartları içerisinde hayatını kaybetti.
Kaçak bir rezistansla su ısıtıp duş almaya çalışırken elektrik akımına kapıldı.
Yunus’u kucağımda kaybettim.
Bazı cümleleri yazmak kolaydır:
“Yunus Uzun’u kaybettik.”
Üç kelime…
Ama o üç kelimenin insanın hayatında kaç gece uykusuzluk, kaç gün acı olduğunu kimse bilmez.
Ben biliyorum.
Yaklaşık iki ay doğru dürüst uyuyamadım. Yemekten kesildim. O cezaevinden başka bir yere nakledilmeyi bekledim.
Sonra yolum İmralı’ya düştü.
Cezaevi hayatımın son bir yılını orada geçirdim.
Bugün geriye dönüp baktığımda bazen kendime soruyorum:
Biz ne yaşadık?
Daha doğrusu:
Bir kuşağa ne yaşatıldı?
Bu soruyu yeni kavgalar çıkarmak için sormuyorum.
Kimsenin çocuğu başka birinin çocuğuna kin duysun diye de yazmıyorum.
Sağ-sol kavgasını yeniden üretmek, eski yaraları yeniden kanatmak gibi bir niyetim hiç yok.
Tam tersine…
Ben bunları bir daha yaşanmasın diye yazıyorum.
Bugün Çanakkale’yi gezerken küçücük yaşlarda toprağa düşmüş insanların hikâyelerini okuyunca nasıl boğazımız düğümleniyorsa, yakın tarihimizin gençlerine de biraz öyle bakmayı öğrenmeliyiz.
Çünkü ideolojilerin büyük cümlelerinin arkasında gerçek insanlar vardı.
Annelerinin evden uğurladığı çocuklar vardı.
Sevdikleri vardı.
Hayalleri vardı.
Kuracakları aileler vardı.
Doğacak çocukları vardı.
Yaşayamadıkları koskoca hayatları vardı.
Biz ise onları çoğu zaman birkaç kelimeye hapsettik:
Sağcı.
Solcu.
Ülkücü.
Devrimci.
Oysa mezar taşının karşısına geçtiğinizde ideolojik sloganlar susuyor.
Geride yalnızca insan kalıyor.
Ben 62 yaşımı geçtim.
Gökhan hâlâ 17 yaşında.
İşte ölümün en acı taraflarından biri belki de budur.
Siz yaşlanırsınız, kaybettikleriniz yaşlanmaz.
Benim saçlarıma ak düştü.
Çocuklarım büyüdü.
Hayat değişti.
Türkiye değişti.
Dünya değişti.
Ama hafızamdaki Gökhan’ın yüzü hiç değişmedi.
Hâlâ 17 yaşında…
Hâlâ o temiz yüzüyle bakıyor.
Belki unutmak dediğimiz şey zaten mümkün değildir.
İnsan sadece acısının üzerini hayatla örter.
Çalışır, evlenir, çocuk sahibi olur, güler, seyahat eder, hayatına devam eder…
Ama bazı geceler hafızanın bir kapısı açılır.
İçeriden 17 yaşında bir arkadaşınız çıkar.
Yanınıza oturur.
Ve siz yeniden o genç çocuk olursunuz.
Ben bu isimleri onun için yazıyorum.
Kin için değil.
İntikam için hiç değil.
Hafıza için yazıyorum.
Çünkü milletler de insanlar gibidir.
Acılarını unuturlarsa aynı yanlışları yeniden yaşayabilirler.
Ama acılarını kine dönüştürürlerse geleceklerini de zehirlerler.
Bize düşen, ikisini de yapmamaktır.
Unutmayacağız.
Ama çocuklarımıza düşmanlık miras bırakmayacağız.
Gökhan Teksan’ı da Sabri’yi, Mustafa’yı, İrfan’ı, Orhan’ı, Ömer’i, Yunus’u ve toprağa verdiğimiz bütün o genç insanları hatırlayacağız.
Onları hatırlarken de şu soruyu kendimize sormaktan vazgeçmeyeceğiz:
Bir millet, kendi çocuklarını bir daha birbirine kırdırmamak için geçmişinden ne öğrenmelidir?
Benim bütün bu yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey varsa şudur:
Bir gencin mezarı hiçbir ideolojinin zaferi değildir.
Bir annenin gözyaşının sağı solu yoktur.
Ve bir ülkenin en büyük vazifelerinden biri, gençlerini birbirlerinin cenazesini taşıyan insanlar hâline getirmemektir.
Gökhan…
Aradan neredeyse yarım asır geçti.
Ben yaşlandım.
Sen hâlâ 17 yaşındasın kardeşim.
Şimdi bu satırları yazarken de yıllardır içimde taşıdığım o çocuk yeniden karşıma çıktı.
Saklamayacağım.
Ben bu yazıyı hıçkıra hıçkıra ağlayarak yazdım.
Çünkü bazı acılar anlatılınca hafiflemiyor.
Bazı insanlar öldüğünde gitmiyor.
Bazı arkadaşlıkların üzerinden yarım asır geçse de insanın içinde bıraktığı yer kapanmıyor.
Belki de bu yüzden Gökhan’ı her yazdığımda elim titriyor.
Eksik anlatmaktan korkuyorum.
Onun o temiz yüzüne, 17 yıllık kısacık hayatına, geride bıraktığı anne ve babasına, hatırasına karşı borcumu ödeyememekten korkuyorum.
Ama yaşadığım müddetçe seni anlatacağım Gökhan.
Yeni düşmanlıklar doğsun diye değil.
İntikam duyguları büyüsün diye değil.
Birileri yeniden gençleri karşı karşıya getirebilsin diye hiç değil.
Bir daha hiçbir 17 yaşındaki çocuk, büyüklerin kavgalarının bedelini canıyla ödemesin diye…
Ve belki bir gün bu ülkenin çocukları, bizim yaşayamadığımız gençliği yaşayabilsin diye…
Yazarın Diğer Yazıları
- Zenginlik Ne Zaman Gösterişe Dönüştü?
- Gıda Takviyesinde Üretim Enflasyonu: Sağlık mı, Yeni Bir Pazar mı?
- Siyasetin Sermayesi İnsandır
- İYİ Parti’nin Önündeki Büyük Fırsat: Yüzde 20 Neden Ulaşılmaz Değil?
- İşte Milliyetçilik Bu, Vatanseverlik Bu!
- Sürgünün Acısından Ortak Vatana: Çerkezler ve Aidiyet Meselesi
- Mansur Yavaş Don Kişot Değildir
- Şüphe Delil Değildir
Yorumlar
- Alp Demir
Bizi de ağlattınız Sn. Türk. Tanrı hepsini huzur içinde kılsın. Unutmak diye bir şey yok. Bilinç altına gidiyor, hatırlatacak bir şey görüp duyunca geri geliyor. Sadece insan değil, evren de her şeyi kayıt ediyor. Devasa bir hard disk gibi. İntikam doğru değildir, doğru olan adalettir. Adaleti intikam olarak düşünemeyiz. Onun olmadığı yerde huzur olmaz.
