Mahkûmlar Cumhuriyeti
Dalmışım… Çayırlar ve ırmakların üstünde uçarken bir anda kendimi uzun bir koridorun içinde buldum; sağ tarafımda kapılar, sol tarafımda ufak mazgallar vardı. Bir kapı hafif aralıktı ve içeride ranzalar, ranzalarda uyuyan insanlar vardı…
Zamansız bir mekânda idim…
Buraya ne zaman geldiğimi tam hatırlamıyorum. Çoğumuz hatırlamıyoruz zaten. Sanki bir sabah uyandık ve kapılar açık olduğu hâlde çıkamadığımız bir yere ait olduğumuzu öğrendik. Kimse bize “suçlusunuz” demedi. Ama herkes borçlu olduğumuzu söyledi.
Borç, burada en yaygın suçtu.
Cumhuriyetimizin adı yoktu başta. Sonra bir gün gazeteler geldi. Manşetlerde yazıyordu; “En Özgür Cezaevi.” O gün anladım ki artık buranın bir adı vardı. Biz de adını koyduk; “Mahkûmlar Cumhuriyeti.”
Gardiyanlarımız üniforma giymezdi. Kravat takarlardı. Bazen televizyona çıkar, gülümseyerek disiplinin önemini anlatırlardı. İçlerinden biri, sesi tok ve sakindi, düzenin herkes için olduğunu söylerdi. Ona bakarken kimse kilit sesini duymazdı. Oysa her konuşmasında bir kapı daha kapanırdı.
Burada kurallar sabit değildir. Haftada bir değişir. Bazen sabah başka, akşam başka olur. İlk geldiğim günlerde buna şaşırırdım. Şimdi alıştım. Alışmak burada hayatta kalmanın ilk şartıdır.
***
Koğuşumuz geniştir. Herkes kendi yatağında özgürdür(!) Yatağın dışına çıktığında ise sıraya girer. Sıra burada bir ibadet gibidir. Ekmeğin sırası, işin sırası, affın sırası, adaletin sırası… En uzun sıra umudundur. O sıra hiç bitmez.
Yan ranzada yatan Tahir, burada olmamızın bir hikmeti olduğunu söyler. “Disiplin iyidir,” der. “Düzen olmazsa kargaşa olur.” Ona göre gardiyanlar aslında bizi korumaktadır. Kimden koruduklarını sorduğumda susar. Sonra televizyonu açar. Televizyonda hep aynı cümle vardır: “Bu düzen sizin için.”
Bir de Fikri vardır. Koğuşun en sessizidir. Çok konuşmaz ama sorar. “Madem özgürüz,” der, “neden izin kâğıdı olmadan koğuş değiştiremiyoruz?” Tahir bu soruyu sevmez. “Devlet bilir,” der. “Biz bilmeyiz.”
Burada bilmek tehlikelidir. Bilmek soruya yol açar. Soru huzuru bozar. Huzur ise en kıymetli kelimedir. Huzur için bazen adalet ertelenir. Huzur için bazen ekmek küçülür. Huzur için bazen bazı mahkûmlar bir daha görünmez. Huzur; var olmak için varlıkta yok oluştur!
Ama biz huzurluyuzdur.
***
Bir sabah yeni bir yönetmelik asıldı duvara. “Artık herkes daha özgür,” yazıyordu. Altında küçük harflerle bazı maddeler vardı. O maddelerden sonra koğuş kapıları daha erken kapanmaya başladı. Kimse yüksek sesle itiraz etmedi. Çünkü herkes özgürlüğünün arttığını gazeteden okumuştu. Ve özgürlük tadından yenmez bir kıvamda bize bahşedilmişti…
Burada gerçek, gazeteden öğrenilir. Eğer gazetede yazmıyorsa yaşanmamıştır.
Geçen ay komşu koğuştan bir mahkûm kayboldu. Adı Hasan’dı. Çok konuşurdu. “Duvarların yüksekliği artıyor,” derdi. Bir gece yok oldu. Sabah gardiyanlar onun aslında hiç burada olmadığını söylediler. Gazetede de öyle yazdı. Biz de öyle kabul ettik. Çünkü burada hafıza kişisel bir lükstür; kolektif olan yalnızca unutmadır.
Hasan’dan sonra Fikri daha az konuşmaya başladı. Tahir ise daha çok. “Bak,” dedi bir gün, “görüyor musun düzeni? Sorun çıkaranlar gidiyor, huzur kalıyor.” Huzurun kimde kaldığını sormadım. Çünkü, huzur bozanın gittiği yerde huzur kalıyorsa şükretmek gerekiyordu…
***
Mahkûmlar Cumhuriyeti’nde seçim yapılır. Hepimiz oy veririz. Sandık koğuşun ortasına gelir. Oy vermek bir özgürlük şölenidir. Gardiyanlar o gün daha kibar olur. Sandığın başında duran memur, gülümseyerek pusulayı uzatır.
Bir gün Fikri fısıldadı: “Kime oy veriyoruz?”
“Gardiyana,” dedim.
“Niye?”
“Çünkü başka pusula yok.”
Gerçekten de pusulada tek isim vardı. Ama o isim her seferinde değişirdi. Yüz değişir, ses değişir, ama kurallar kalırdı. Biz de her seferinde yeni bir başlangıç yaptığımızı sanırdık.
Seçim gecesi televizyonlar coşkuyla bağırırdı: “Mahkûmlar Cumhuriyeti kazandı!”
Kime karşı kazandığımızı hiç öğrenemedik.
***
Burada en tuhaf şey şudur; duvarları görmeyiz. Çünkü duvarlar dışarıda değildir. İçimizdedir. İnsan bir süre sonra sınırlarını sever. Sınır güven verir. Özgürlük ise belirsizdir; insanı korkutur.
Bir akşam elektrikler kesildi. Koğuş karanlığa gömüldü. Tahir paniklemedi. “Büyüyoruz,” dedi. “Geçici sıkıntılar.” Karanlıkta büyümek zor ama mümkündü. Zaten ışık fazla olunca insan duvarları fark ederdi.
Karanlıkta Fikri’nin sesi duyuldu:
“Bu bir cezaevi mi?”
Kimse cevap vermedi. Cevap vermek risklidir. Cevap, soruyu kabul etmektir.
***
Bir gün avluya çıktım. Gökyüzü açıktı. Tel örgüler yukarı doğru uzanıyordu. İlk kez yüksekliğini ölçmeye çalıştım. Tam o sırada hoparlörden bir ses yükseldi; “Mahkûmlar Cumhuriyeti dünyanın en özgür yeridir.”
Başımı kaldırdım. Gökyüzü gerçekten özgürdü. Ama biz gökyüzüne değil, tel örgüleri görebiliyorduk…
O an anladım, burada kimse kapıları kilitlemiyor, anahtarı cebimizde taşıyoruz. Ve anahtarı kaybetmekten korktuğumuz için kapıyı hiç denemiyoruz.
Belki de en büyük disiplin budur; İnsanın kendi gardiyanına dönüşmesi.
Mahkûmlar Cumhuriyeti büyüyor.
Duvarlar kalınlaşıyor.
Gazeteler daha parlak basılıyor.
Televizyonların sesi yükseliyor.
***
Değerli habererk okuyucuları, biz her sabah özgür olduğumuzu öğrenerek kan ter içinde uyanıyoruz… Meğerse rüya imiş(!) kâbus görmüşüz. Hayra çıkar inşallah….
Ramazan ayına başlarken değerli habererk okuyucuları; bereket, sabır, rahmet ve ibadetin ayı olarak kabul edilen ramazan ayınız mübarek olsun.
