Sessizlikten kulaklarımız patladı(!)
Sessizlik; tercih mi, öğretilmiş bir refleks mi?
Sessizlik her zaman bilinçli bir tercih değildir. Çoğu zaman öğretilir. Yavaş yavaş, fark ettirmeden, hatta iyi niyetli gerekçelerle… İnsan susmayı seçtiğini zanneder; oysa suskunluk, ona güvenli bir davranış biçimi olarak ezberletilmiştir.
Bu öğretim ne bir yasayla başlar ne de açık bir talimatla. Daha çok küçük hatırlatmalarla ilerler: “Zamanı değil”, “Şimdi sırası mı?”, “Daha büyük meseleler var”, “Devletin bildiği vardır.” Böylece adalet talebi ertelenir, itiraz ötelenir, vicdan ise beklemeye alınır.
Hilmi Ziya Ülken’in ahlâk anlayışı, tam da bu noktada uyarıcıdır. Ülken’e göre ahlâk, insanın kendi iç düzeniyle kurduğu bir ilişkidir. Dış baskı azaldıkça değil, arttıkça kendini gösterir. Sessizliğin normalleştiği yerde ahlâk yok olmaz belki; ama ertelenir. Ve ertelenen ahlâk, zamanla unutulur.
Sessizlik, bir refleks hâline geldiğinde artık savunulmaz; açıklanır. İnsan susmak için gerekçe üretmeye başlar. Bu gerekçeler çoğu zaman makuldür, hatta makul görünmek zorundadır. Çünkü kimse kendini korkak olarak görmek istemez. Böylece sessizlik, ahlâkî bir tercih değil; rasyonel bir davranış gibi sunulur.
Nurettin Topçu’nun itirazı burada yeniden anlam kazanır. Topçu’ya göre ahlâk, rahat olanı değil; doğru olanı seçmektir. Rahat olan susmaksa, ahlâk orada sınava girer. İsyan ahlâkı, yüksek sesle konuşmak değil; haksızlığa razı olmamaktır. Razı olmamak ise bazen yalnız kalmayı, bazen bedel ödemeyi gerektirir.
Bugün sessizliğin bu kadar yaygın olmasının nedeni, korkunun tek başına varlığı değildir. Asıl mesele, korkunun anlamlı hâle getirilmesidir. Korku, düzeni koruyan bir duyguya dönüştürülür. Sessizlik, toplumsal sorumluluk gibi sunulur. Böylece susanlar değil, konuşanlar sorunlu ilan edilir.
Bu noktada sessizlik artık bireysel bir refleks olmaktan çıkar; kolektif bir alışkanlığa dönüşür. Herkes sustuğu için susmak normalleşir. Normalleşen sessizlik ise adaletsizliği görünmez kılar. Çünkü adaletsizlik, ancak konuşulduğunda rahatsız edicidir.
Sosyal adalet tam da bu yüzden rahatsız edici bir kavramdır. Sessizliği bozar. Konforu sarsar. “Her şey yolunda” hissini dağıtır. Bu nedenle iktidarlar için sosyal adalet, her zaman ertelenmesi gereken bir taleptir. Çünkü sosyal adalet konuşulmaya başlandığında, sessizlik çözülür.
Oysa toplum dediğimiz şey, suskun bireylerin toplamı değildir. Toplum, ahlâkî refleksleri canlı tutan bir ilişkiler ağıdır. Sessizlik bu ağı zayıflatır. Zayıflayan toplum ise, adaletsizlik karşısında dirençsiz hâle gelir.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanıdır:
Sessizliğe ne zaman alıştık?
Ve daha önemlisi; Alıştığımız şey, gerçekten bizi koruyor mu?
Sessizlik öğretilmişse, öğrenilen şey unutulabilir.
Ahlâk ertelenmişse, yeniden hatırlanabilir.
