Köşe Yazısı

Sırat Köprüsü Siyaseti

Ramazan Akgün
Ramazan Akgün
3 dk Sesli Dinle 0

Türkiye’de siyaset artık sadece partilerin yarıştığı bir alan olmaktan çıktı. Her gün yeniden tarif edilen bir meşruiyet mücadelesine dönüştü. Dün “tehlikeli” denilenin bugün “muhatap”, bugün “normalleşen”in yarın “tehdit” ilan edilebildiği bir atmosferde toplumun kafası karışıyor. İnsanlar artık neyin ilke, neyin taktik olduğunu ayırt etmekte zorlanıyor.

CHP’nin son dönemde düştüğü en büyük yanılgı da burada ortaya çıktı. “Terörsüz Türkiye” söylemi etrafında kurulan yeni siyasi masanın, ülkedeki bütün gerilimleri azaltacağını düşündüler. İktidarın yeni dönemde kutuplaşmayı azaltacağına, muhalefet üzerindeki baskının hafifleyeceğine inananlar oldu. Oysa Türkiye’de siyaset çoğu zaman boşluk kabul etmiyor. Bir alan temizleniyorsa yerine mutlaka başka bir mücadele başlığı yerleştiriliyor.

Bugün ortaya çıkan tabloya bakıldığında şu hissiyat toplumda giderek büyüyor: Eğer PKK meselesi eski sertliğiyle gündemde tutulamayacaksa, yeni siyasi gerilim alanı CHP üzerinden kurulacak. Böylece siyaset yine “makbul olanlar” ve “sakıncalılar” üzerinden şekillenecek. Çünkü gerilim, bu coğrafyada yalnızca güvenlik politikası değil, aynı zamanda siyasi yönetim biçimi hâline geldi.

İşte bu yüzden son günlerde “sivil itaatsizlik”, “meydan siyaseti”, “sokak çağrıları”, “demokratik tepki” gibi kavramlar yeniden dolaşıma giriyor. Herkes kendi pozisyonunu demokrasi adına savunuyor ama toplumun geniş kesimleri başka bir kaygıyı taşıyor: Acaba hukuk gerçekten evrensel kurallarla mı işleyecek, yoksa siyasal pozisyona göre mi anlam kazanacak?

Asıl sorun da burada başlıyor. Çünkü bir ülkede “kim terörist, kim demokrat, kim tehdit, kim makbul vatandaş” sorularının cevabı hukukun ortak ölçüleriyle değil de iktidarın siyasi ihtiyaçlarına göre değişmeye başlarsa, toplum güven duygusunu kaybeder. O zaman insanlar düşüncelerini savunmaktan çok, başlarına bir şey gelip gelmeyeceğini hesap ederek konuşur. Bu da siyaseti fikir yarışından çıkarır, hayatta kalma refleksine dönüştürür.

Dünün devrimci romantizmiyle bugünün sokak dili arasında da ilginç bir benzerlik oluşuyor. Bir dönem “Akıncı gençlik”, “devrimci mücadele”, “sistem karşıtlığı”, "ülkücü hareket"  sloganlarıyla büyüyen siyasal reflekslerin bugün başka kimlikler altında yeniden üretildiği görülüyor. Dün devletin sertliğini eleştirenlerin bir kısmı bugün kendi mahallelerinin sertliğini meşrulaştırıyor. Çünkü Türkiye’de ideolojiler değişse bile güçle kurulan ilişki pek değişmiyor.

“Kurt dumanlı havayı sever” sözü boşuna söylenmemiştir. Belirsizlik bazı siyasal aktörlerin en sevdiği zemindir. Çünkü duman arttıkça hesap sorulmaz, çelişkiler görünmez olur. Dün söylenenle bugün yapılan arasındaki fark kaybolur. İnsanlar neye inanacağını şaşırınca da güçlü olan anlatıyı kurar.

Bugün ülkede oluşan atmosfer biraz buna benziyor. Herkes birbirine demokrasi dersi veriyor ama kimse demokratik güven ortamını inşa edemiyor. Muhalefet mağduriyet üzerinden siyaset üretiyor, iktidar ise güvenlik ve istikrar üzerinden toplumu konsolide etmeye çalışıyor. Vatandaş ise iki büyük korku arasında sıkışıyor: Kaos korkusu ve baskı korkusu.

Türkiye’nin asıl ihtiyacı ise yeni düşmanlar üretmek değil, ortak hukuk üretmek. Çünkü bir ülkede hukuk kişilere, partilere veya dönemin siyasi ihtiyaçlarına göre eğilip bükülmeye başlarsa, "sırat köprüsü siyaseti" sadece siyasetçilerin değil toplumun tamamının yürüdüğü bir yere dönüşür. O zaman insanlar parti seçmez; korkacağı, düşmeyeceği tarafı seçer.

Ve en tehlikeli dönemler, vatandaşın “haklı olmak yetmez, güçlü olana yakın olmak gerekir” diye düşünmeye başladığı dönemlerdir. Çünkü o noktadan sonra demokrasi sandıkla değil, korku dengeleriyle yaşamaya başlar.

Bu Yazıyı Paylaş