Terörsüz Türkiye’nin öznesi neden PKK oldu?
Türkiye’de bir değil, beş değil, sayısını kimi zaman devletin kendisinin bile net tutamadığı kadar çok organize suç örgütü ve terör örgütü var.
Ama gelin görün ki, “terörsüz Türkiye” dediğimizde bütün siyasi hesaplar, bütün diplomatik baskılar, bütün medya paketleri tek bir adrese çıkıyor; PKK.
Sanki bu ülkede başka hiçbir terör örgütü yokmuş gibi…
Sanki mafyatik yapılar, uluslararası suç şebekeleri, radikal örgütler, istihbarat bağlantılı hücreler bu coğrafyada hiç nefes almıyormuş gibi…
Ve daha önemlisi; PKK silah bırakırsa, ülke otomatik olarak terörsüz mü olacak?
Bu, siyasetin güldürme etkisi yüksek ama düşündürme etkisi yok sorularından sadece biridir. Çünkü son yıllarda bize dayatılan “devlet aklı” diye sunulan paket, terörün öznesini sadece PKK’ya indirgedi.
Bir örgüt susarsa, memleket cennete dönecekmiş gibi(!)
Peki bu gerçek mi? Hayır. Ama siyaset böyle istiyor!
***
Devletin güvenlik mimarisine baktığımızda, tehdit çeşitliliği o kadar geniştir ki, PKK’nın terörü bırakmasıyla “terörsüz Türkiye” hayal etmek, yangın yerini sadece bir hortumla söndürmeye çalışmak gibidir.
DEAŞ hâlâ bölgede uyuyan hücreleriyle derin bir risk alanıdır.
FETÖ’nün finansal ve bürokratik ağları çözülmeden duruyor.
Uyuşturucu ve insan kaçakçılığı Türkiye’yi coğrafya olarak zaten hedef alıyor.
Organize suç örgütleri, bazı kentlerde sosyal düzeni tehdit edecek güçte.
En önemlisi, Türkiye üzerinden emellerini tarih boyu gerçekleştirmek için, türlü entrikalar planlayan ülkelerin istihbarat aparatları.
Peki siyasetin gündemi ne? Sadece PKK.
Bütün güvenlik tartışması bu tek başlığa sıkıştırılıyor.
Bütün çözüm arayışı bu şifreye bağlanıyor.
Bütün manipülasyon da buradan yürüyor.
***
Vatandaşa sürekli şu mesaj veriliyor; “sizin bilmedikleriniz var. Biz her şeyi biz biliriz, siz bize güvenin”.
“Bizim dediğimize inanın, bizim bilmediğimizi kurcalamayın, bizim göstermediğimizi görmeyeceksiniz.”
Peki bu ne yaratıyor?
Tehlikenin kendisinden çok tehlikenin siyaseten işlenmiş versiyonu.
Güvenliğin kendisinden çok “güvenlik algısının” siyaseten yeniden üretilmesi.
Ve işin kötüsü, toplum şöyle bir noktaya itiliyor; “Demek ki PKK’nın varlığı, siyasi aktörler tarafından istedikleri gibi yorumlanabiliyormuş; kanları yerde kalmayacak! Analar ağlamasın! Kandan mı besleniyorlar?”
“Ne kadar tehlike o kadar kontrol, ne kadar kontrol o kadar siyaset.”
Topluma her gün şu mesaj pompalanıyor; “Bakın işte, bu teröristler silah bıraktığında güvenliğinizi sağlayacağız!”
Akıl almaz bir ironi ama tam da böyle bir algı yaratılıyor.
Terör tehdidi, güvenlik doktrini yerine bir siyasi kaldıraç hâline getiriliyor.
***
Tüm bunlar yaşanırken, 1701 yıl sonra ilginç bir sayfayı yeniden açılıyor; İznik Konsülü.
Hristiyan dünyasının en sembolik toplantılarından biri yeniden gündeme geliyor.
Siyasi, dini, kültürel etkileri olan büyük bir uluslararası odak Türkiye’de buluşuyor.
Şimdi şu soruyu sormayalım mı?
Bu toplantıyı kim, neden, ne zaman istiyor?
Zamanlaması kime ne kazandırıyor?
Bu süreçte Türkiye’nin millî güvenlik hassasiyeti ne kadar korunuyor?
İşte tam da bu yüzden “millî güvenlik” kavramını yeniden düşünmek zorundayız.
Türkiye’de millî güvenlik çoğu zaman askerî veya terör merkezli düşünülüyor.
Oysa gerçek bundan çok daha geniştir;
Ekonomik bağımsızlık millî güvenliktir.
Enerji arzı millî güvenliktir.
Eğitim düzeyi, toplumsal bütünlük, kurumların saygınlığı millî güvenliktir.
Dış politikanın tutarlılığı millî güvenliktir.
Hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı bizzat güvenliğin ana kolonudur.
Ve elbette; Terörle mücadele; çok örgütlü, çok katmanlı, diplomatik ve sosyoekonomik bir stratejidir.
Tek bir örgütle sınırlanamaz, sınırlanmamalıdır.
***
Devletten beklenen şey şudur;
Tehlikeyi doğru tanımlamak.
Tehdidi çeşitliliğiyle kabul etmek.
Siyasetin gündem oyunlarından arındırmak.
Yalnızca PKK ile değil, tüm iç ve dış tehditlerle ilgili şeffaf olmak.
Vatandaşı manipüle etmek değil, aydınlatmak…
Vatandaş olarak bize düşen şey ise;
Soruyu sormaktan vazgeçmemek:
“Bir tehdit gerçekten var mı, yoksa bize mi öyle gösteriliyor?”
Siyasetin görünmez kıldığı alanlara bakmak.
Devlet aklı denen kavramı eleştirel gözle analiz etmek.
Güvenlik söyleminin nasıl kullanıldığını anlamak.
Gerçek güvenlik, korkunun siyasetiyle değil, aklın ve bilginin siyasetiyle sağlanır.
***
Terörün öznesini PKK’ya indirgemek, diğerlerini yok saymak ve güvenliği tek boyutlu göstermeye çalışmak; bir devlet aklı değil, bir siyasi stratejidir.
Ve bu strateji, bugün İznik’te toplanan konsüllerden, yarın başka uluslararası oyun alanlarına kadar Türkiye’nin önüne başka sorunlar çıkarır.
Bizim sorumuz açık; “Türkiye gerçekten terörsüz mü olacak, yoksa siyaseten terörsüz görünür hâle mi getirilecek?”
Bu sorunun cevabını aramak bile millî güvenliğin bir parçasıdır.
