Vicdanını Kaybeden Her Şeyini Kaybeder
Nereye giderseniz gidin, nerede olursanız olun; ama tüm vicdanınızla orada bulunun." *Konfüçyüs*
Konfüçyüs'ün yüzyıllar öncesinden seslenen bu sözü, belki de bugün her zamankinden daha anlamlı.
Daha hızlı yaşıyoruz. Daha çok tüketiyor, daha çok konuşuyor, daha çok yarışıyoruz.
Teknolojimiz gelişiyor, şehirlerimiz büyüyor, yaşamlarımız lüksleşiyor.
Ama aynı hızla iç dünyamızdan, özümüzden ve manevi değerlerimizden uzaklaşıyoruz.
Başkalarının bizi nasıl gördüğünü her şeyden çok önemserken, kendimize nasıl göründüğümüzü unutuyoruz.
Oysa insanı insan yapan; sahip olduğu makam, servet ya da unvan değildir.
İnsanın gerçek değeri, kalbinin sıcaklığında ve vicdanının sesinde saklıdır.
Vicdan, hiçbir hâkimin veremeyeceği kararı verir.
Kanunların sustuğu yerde o konuşur. Kimsenin görmediği haksızlığı da bilir, kimsenin duymadığı yalanı da...
Vicdan alkıştan etkilenmez; güçten korkmaz, kalabalığa uymaz.
Daima doğrunun yanında durur.
Bazen sessizce fısıldar, bazen de gecenin en derin sessizliğinde, en rahat yatakta bile uykularımızı kaçıracak kadar güçlü konuşur.
İnsan herkesten kaçabilir; ama kendinden asla...
Haksızlık karşısında susanlar, çıkarları uğruna doğruları eğip bükenler, koltuklarını korumak için vicdanlarını susturanlar...
Onlar yalnızca kendilerine zarar vermez.
Vicdanını kaybeden her birey, toplumun ortak vicdanından da bir parça koparır.
Çocuklarımıza yabancı dil öğretiyoruz.
En iyi teknolojiyi kullanmalarını istiyoruz.
Başarılı olmalarını, çok kazanmalarını ve iyi yaşamalarını arzuluyoruz.
Peki, aynı kararlılıkla vicdanlı olmayı da öğretebiliyor muyuz?
Çünkü vicdanın olmadığı yerde güç zulme, zekâ hileye dönüşebilir.
Temiz bir vicdan ise insanın sahip olabileceği en büyük zenginliktir.
Geceleri huzur içinde uyuyabilmek, aynaya utanmadan bakabilmek ve haksızlık karşısında susmamak...
İşte gerçek başarı budur.
Asıl eğitim, insanın karakterini inşa eden eğitimdir.
Asıl uygarlık ise gökdelenler yükseltmek değil; vicdanı yüksek insanlar yetiştirmektir.
Aksi takdirde adaletin yerini güç, liyakatin yerini sadakat, merhametin yerini çıkar aldığında; binalar ayakta kalsa bile insanlık yıkılmaya başlar.
Öğretmenlik yaptığım yıllarda bir anne büyük bir heyecanla yanıma gelmişti.
Oğlunun çok zeki olduğunu, müthiş bir ticari zekâya sahip bulunduğunu söylüyor ve bununla gurur duyuyordu.
Merak edip sordum:
"Ne yaptı oğlunuz?"
Anlatmaya başladı.
Oğlu, bir arkadaşıyla ortak para koyarak bir futbol topu almış. Teneffüslerde ve öğle aralarında bu topu arkadaşlarına para karşılığında kiralayarak güzel kazanç elde etmişler.
Bir süre sonra kazanç artınca, annesinin ticari zekâ diye övdüğü o çocuk, ortağının koyduğu sermayeyi geri verip ona haber bile vermeden ortaklığı bitirmiş.
Oysa doğru olan; arkadaşına danışması, arkadaşı ortaklıktan ayrılmak istiyorsa hem sermayesini hem de hak ettiği kâr payını vererek ortaklığı sonlandırmasıydı.
Ne yazık ki anne bununla gurur duyuyordu.
Farkında olmadan, "Çıkar için dostunu yarı yolda bırakabilirsin; para söz konusuysa her yol mubahtır." anlayışını çocuğuna onaylıyordu.
İşte asıl tehlike budur.
Çocuklarımız, söylediklerimizi değil; onayladığımız davranışları öğrenirler.
Bu yüzden önce kendimizi eğitmeliyiz.
Çünkü bir gün ömrümüzün sonuna geldiğimizde kimse bize kaç metrekare evde oturduğumuzu sormayacak.
Kaç makamımız olduğunu, kaç arabaya sahip bulunduğumuzu ya da bankada ne kadar paramız kaldığını da...
Geride yalnızca birkaç soru kalacak:
*İnsanlık adına ne yaptın?*
*Kime dokundun?*
*Kimlerin hayatında iyiliğe vesile oldun?*
İnsanın gerçek serveti, ardında bıraktığı izdir.
En büyük mirası ise çocuklarına bıraktığı mal varlığı değil; yaşarken örnek olduğu dürüstlüğü, vicdanı ve güzel ahlakıdır.
*İbn-i Haldun*'a sormuşlar:
"Evlatlarımızı nasıl terbiye edelim?"
Şöyle cevap vermiş:
"Önce kendinizi terbiye edin. Çünkü sonunda size benzeyeceklerdir."
Unutmayalım...
Bedenin yaralarını zaman sarabilir.
Kırılan eşyalar yenilenebilir. Kaybedilen servet yeniden kazanılabilir.
Ama bir insan vicdanını kaybettiğinde, aslında kendisini kaybetmiştir.
Bu yüzden nereye gidersek gidelim kalbimizi, nerede yaşarsak yaşayalım vicdanımızı yanımızdan ayırmayalım.
Çünkü insanı büyük yapan, ulaştığı makam değil; oraya hangi yoldan ve hangi vicdanla vardığıdır.
Ve ömrün sonunda bize sorulacak en önemli soru şudur:
*Nasıl yaşadın?*
Bu sorunun cevabını ne servet verebilir ne makam...
O cevabı yalnızca temiz bir vicdan verebilir.
