Köşe Yazısı

Ünvan Başka, Yetkİnlİk Başka; Makam Başka, Lİyakat Başka

Serpil Güleçyüz
Serpil Güleçyüz
4 dk Sesli Dinle 0

Bir koltuğa oturmakla o koltuğun hakkını vermek aynı şey değildir.

Hayatın her alanında karşımıza çıkan önemli bir soruyla başlayalım: İnsanları sahip oldukları unvanlarla mı değerlendiriyoruz, yoksa ortaya koydukları değerlerle mi?

Bir insanın unvanı olabilir; peki, o unvanı taşıyacak bilgiye, birikime ve yetkinliğe sahip midir? Bir makamda oturabilir; peki, o makamın gerektirdiği sorumluluğu üstlenebilecek liyakati var mıdır?

Bu sorular yalnızca bireylerin niteliğini değil, kurumların işleyişini ve toplumların gelişmişlik düzeyini de ilgilendirir.

Çünkü unvan, insana verilen sıfattır; yetkinlik, o sıfatın içini dolduran birikimdir. Makam, bulunulan yerdir; liyakat ise o görevi hak etmenin gerekçesidir.

Ne var ki bazen görünüş gerçeğin, güç erdemin, unvan ise niteliğin önüne geçebiliyor. Oysa bir kartvizitte yazan sıfat, insanın ne bildiğini; bir makamın kapısındaki isim de o görevin hakkını verip veremeyeceğini tek başına göstermez. Bunların gerçek ölçüsü bilgi, deneyim, kararların niteliği ve sorumluluk anlayışıdır.

Üstelik liyakat yalnızca işi bilmekten ibaret değildir. Dürüstlük, adalet, tarafsızlık, vicdan ve hesap verebilirlik de liyakatin ayrılmaz parçalarıdır. Çünkü bilgili olmak başka, bilgiyi toplumun yararına kullanmak başkadır. Güç sahibi olmak başka, o gücü adaletle kullanabilmek başkadır.

Liyakat yoksa güven de zedelenir

Bir kurumu düşünelim. Başına alanında yetkin, deneyimli ve adaletli bir yönetici getirildiğinde yalnızca işler daha sağlıklı yürümez; çalışanların emeğe, kuruma ve geleceğe duyduğu güven de güçlenir.

Peki, aynı göreve yeterliliği yerine kişisel yakınlığı veya güçlü ilişkileri nedeniyle tercih edilen biri getirildiğinde ne olur?

İşini iyi yapanlar geri planda kalır. Emek verenler, çabalarının karşılığını alamadıklarını düşünür. Gençler ise çalışmanın, öğrenmenin ve kendilerini geliştirmenin tek başına yeterli olmadığına inanmaya başlar.

Böylece tehlikeli bir anlayış yerleşir: Başarmak için yetkinleşmekten çok, doğru kişilere yakın olmak gerekir.

Liyakatin geri plana itildiği yerde yalnızca yanlış kişiler doğru koltuklara oturmaz; o koltukları hak eden insanlar da zamanla umutlarını kaybeder. Bunun bedelini kurumlar verimsizlikle, toplum ise güven ve adalet kaybıyla öder.

Çünkü bir toplumun geleceği, gençlerine hangi yolu gösterdiğiyle de belirlenir. Emek ve bilgiyle yükselmenin mümkün olduğuna inanan gençler üretir, gelişir ve sorumluluk üstlenir. Hak etmenin değil, yakınlığın kazandırdığına inananlarsa zamanla sisteme yabancılaşır.

Makam, insanın karakterini sınar

Makamlar geçicidir. Unvanlar değişir, yetkiler devredilir. Ancak insanın görevini nasıl yaptığı, kendisine emanet edilen gücü nasıl kullandığı ve çevresindekilere nasıl davrandığı kalıcı izler bırakır.

Gerçek yöneticilik, insanlara yukarıdan bakmak değil, sorumluluğun ağırlığını taşıyabilmektir. Başarı, çevresinde kendisine itiraz edemeyen insanlar toplamak değil, farklı düşünceleri dinleyebilmek ve gerektiğinde kendi yanlışını kabul edebilmektir.

Mustafa Kemal Atatürk'ün akla ve bilime verdiği önem, bu konuda da yol göstericidir. Bir toplumun ilerlemesi, kişilerin sahip olduğu sıfatlardan çok, bilginin, aklın ve eleştirel düşüncenin rehberliğine bağlıdır.

Hiçbir makam eleştiriden muaf olmanın gerekçesi, hiçbir unvan yanlış yapma ayrıcalığı değildir. Yetki sahibi olmak, hesap verme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz; tam tersine, bu sorumluluğu daha da artırır.

Bu nedenle liyakat, özellikle kamu yönetiminde hayati önem taşır. Kamu görevi kişisel bir ayrıcalık değil, topluma karşı üstlenilmiş bir sorumluluktur. Kamu kaynakları da bir kişinin veya grubun çıkarına değil, toplumun ortak yararına hizmet etmelidir.

Elbette görev dağılımında güven önemlidir. Ancak güven, liyakatin alternatifi değildir. Asıl olan, hem güvenilir hem de işinin ehli insanlara sorumluluk vermektir.

Eğitimden sağlığa, yargıdan ekonomiye kadar her alanda bunun sonuçlarını görürüz. Bir öğretmenin yetkinliği öğrencilerin geleceğini, bir hekimin bilgisi insan hayatını, bir yöneticinin adalet anlayışı ise birçok insanın yaşamını etkiler.

Dolayısıyla liyakat, yalnızca doğru kişiyi doğru göreve getirme meselesi değil, toplumun tamamını ilgilendiren bir adalet ilkesidir.

Peki, biz insanları hangi ölçütlerle değerlendiriyoruz?

Burada yalnızca yönetenleri değil, kendimizi de sorgulamalıyız.

Bir insanın makamından mı etkileniyoruz, karakterinden mi? Unvanına mı saygı duyuyoruz, yoksa davranışlarıyla kazandığı saygıyı mı önemsiyoruz?

Bazen güçlü olanın yanında durmayı başarıyla, makam sahibine yakın olmayı değer görmekle karıştırabiliyoruz. Oysa bir insanın gücüne saygı duymakla kişiliğine saygı duymak aynı şey değildir.

İnsanın gerçek değeri, kendisinden daha güçsüz olanlara nasıl davrandığında ortaya çıkar. Makam sahibiyken herkese tepeden bakan biri, makamını kaybettiğinde de aynı saygınlığı koruyabilir mi? Buna karşılık hiçbir unvanı olmadığı hâlde bilgisiyle, dürüstlüğüyle ve vicdanıyla çevresine ışık tutan bir insan, yalnızca makam sahibi olmadığı için daha mı az değerlidir?

Asıl ölçü, tam da burada saklıdır.

Koltuğun büyüklüğü değil, sorumluluğun hakkı

Toplumların geleceğini yalnızca güçlü kurumlar, büyük binalar veya etkileyici unvanlar belirlemez. Bu yapıların içindeki insanların niteliği, ahlakı ve sorumluluk bilinci de belirleyicidir.

Bir insanı değerlendirirken yalnızca nerede oturduğuna değil, o göreve hangi yeterlilikle geldiğine; ne söylediğine değil, ne yaptığına; ne kadar güçlü olduğuna değil, gücünü nasıl kullandığına bakmalıyız.

Çünkü makam insanı görünür kılabilir ama değerli kılmaz. Unvan kapıları açabilir ama saygınlığı garanti etmez. Gerçek saygınlık; bilgiyle, emekle, adaletle ve sorumluluk bilinciyle kazanılır.

Bir koltuğu doldurmak atamayla mümkündür; o koltuğun hakkını vermek ise liyakat ister.

Ve unutmayalım: Bir toplumda makam sahipleri çoğalırken liyakatli insanlar hak ettikleri yerlere gelemiyorsa orada yalnızca bir atama sorunu değil, derin bir adalet sorunu vardır.

Asıl mesele, kimin hangi makamda oturduğu değil; o makamın neden ona emanet edildiği ve kendisine duyulan güveni ne ölçüde hak ettiğidir.

Bu Yazıyı Paylaş