Terörsüz Türkiye ve Vicdanın Sınırı
Türkiye'nin geleceğine dair kurulan her cümlede ve atılan her siyasi adımda ortak bir beklenti öne çıkıyor: Terörün bittiği, huzurun ve güvenin hâkim olduğu bir Türkiye.
Bunu herkes istiyor.
Ancak bu ideal hedefe doğru ilerlenmek istendiğinde, toplumun en hassas sinir uçlarını kanatan çelişkilerle ve derin vicdani sorularla karşı karşıya kalıyoruz.
Son dönemde DEM Partili bazı isimlerin hayatını kaybeden PKK'lılar için taziye çadırları kurması ya da bu taziyelere katılması, tam da bu çelişkiyi ve toplumdaki derin yarayı bir kez daha gündeme taşıdı.
Bu noktada durup berrak bir akılla sormak gerekiyor: "Terörsüz Türkiye" hedefiyle katedilen yolda bu tutum ne kadar etiktir?
En önemlisi, evladını vatan uğruna toprağa vermiş şehit ailelerinin canı bu tablodan nasıl etkilenir?
Bir ülkenin birliğini ve toplumsal barışını inşa etmek, sadece söylemlerle değil, eylemlerin vicdani ve etik sorumluluğuyla mümkündür.
Onlarca yıldır binlerce canımızı alan, ocaklar söndüren bir terör örgütünün mensuplarını sahiplenmek ya da onlara yönelik taziyeleri siyasallaştırmak, toplumun büyük bir kesiminde "teröre örtülü destek" ve "şiddeti meşrulaştırma" olarak karşılık bulmaktadır.
Bu durum, siyasi arenada nasıl savunulmaya çalışılırsa çalışılsın, kamusal vicdanda derin bir ahlaki kırılma yaratır.
İşin en acı ve telafisi imkânsız boyutu ise şehit ailelerimizin hissettikleridir.
Yıllardır evlatlarının, eşlerinin, babalarının yokluğuyla her gün yeniden imtihan edilen bu insanların gözü önünde, yakınlarının canına kasten kastetmiş yapıların mensupları için ağıtlar yakılması ve taziye çadırları açılması; kelimenin tam anlamıyla bir helalleşme değil, bir yaralama eylemidir.
Şehit ailelerinin canı yanmaz mı?
Elbette yanar; hem de sadece evlatlarını kaybettikleri günkü gibi değil, hatıralarına ve ödedikleri bedele saygısızlık edildiğini gördükleri her an yeniden yanar.
Toplumsal barış; terörle ve terörün her türlü uzantısıyla araya net, amasız ve fakatsız bir mesafe koymaktan geçer.
Bir yandan terörün bitmesini temenni edip diğer yandan terör örgütü unsurlarını meşrulaştıracak adımlar atmak çelişkinin en büyüğüdür.
Eğer gerçekten terörsüz, huzurlu ve ortak bir geleceğe inanıyorsak bunun ilk şartı acıları yarıştırmak değil, adil olmak ve şehitlerimizin aziz hatırasına, ailelerinin dinmeyen sızısına saygı duymaktır.
"Terörsüz Türkiye" hedefi doğrultusunda toplumsal huzurun sağlanabilmesi için terörün ve şiddetin her türlüsünün net bir dille reddedilmesi gerekliliği vurgulanmalıdır.
Şehit ailelerini ve kamuoyunu görmezden gelmek barış ortamını zorlaştırdığı gibi; birçok şehit cenazesi görmüş, şehit ailelerinin acısına şahit olmuş bir asker eşi olarak benim vicdanımda olduğu gibi, toplumun ortak vicdanında da etik açılardan ağır bir şekilde eleştirilir.
Vicdanın ve etiğin bittiği yerde ne gerçek bir siyaset yapılabilir ne de toplumsal bir huzur inşa edilebilir.
Yazarın Diğer Yazıları
- Ünvan Başka, Yetkİnlİk Başka; Makam Başka, Lİyakat Başka
- Cesaret Özü Korumaktır
- Asıl Hesap, Kul Hakkı
- Tarih Tekerrür Ediyor Ama Biz Hiç Ders Almıyoruz
- Ortak Geleceğimiz: Ayrışma Değil, Birlikte Yaşama İradesi
- Bir Medeniyet Nasıl Yok Edilir?
- Hayat, Bitti Sandığımız Yerde Yeniden Başlar
- Çağımızın Hukuk ve Vicdan Testi: Batı Şeria ve Büyüyen İşgal
