Yazmak veya Konuşmak
Değerli habererk okuyucuları, bazı düşünceler vardır; söylendiği anda yankı bulmaz. Yazıldığında rafta kalır, konuşulduğunda kalabalıkların gürültüsü arasında kaybolur. O an için “önemsiz” görülen bu fikirler, aslında zamanın önüne düşmüş hakikatlerdir. Ne var ki toplum, henüz hissetmediği bir sorunu anlamakta acele etmez. Bu yüzden erken söylenen söz, çoğu zaman geç anlaşılır.
Düşünce tarihine bakıldığında bu durumun istisna değil, kural olduğu görülür. Bir fikrin değeri çoğu zaman söylendiği anda değil, ihtiyaç duyulduğu anda anlaşılır. Sorunlar derinleşmeden yapılan uyarılar, kulak ardı edilir. Fakat aynı sorunlar büyüyüp hayatı kuşattığında, dün görmezden gelinen sözler bir anda “çözüm” gibi dolaşıma girer. Dün yalnız kalan fikir, bugün kalabalıkların diline düşer.
Burada dikkat çekici olan, düşüncenin kendisinden çok zamanlamasıdır. Çünkü düşünce, zamanın ilerisinde doğduğunda yalnız kalır. Toplum henüz o acıyı hissetmemiştir, o boşluğu yaşamamıştır, o tehdidi fark etmemiştir. Bu yüzden erken uyarı, çoğu zaman gereksiz bir karamsarlık gibi algılanır. Oysa mesele karamsarlık değil, farkındalıktır.
Düşünce insanını yalnızlaştıran da tam olarak budur. O, henüz yaşanmamış bir sorunu dile getirir. Görülmeyeni görür, hissedilmeyeni hisseder. Bu durum ona bir üstünlük değil, aksine ağır bir sorumluluk yükler. Çünkü bildiğini söylememek, susmak anlamına gelir; susmak ise çoğu zaman vicdanın inkârıdır.
Bu nedenle gerçek düşünce sahipleri, popüler olanın peşinden gitmez. Onlar için alkış, ölçü değildir. Şöhret, bir hedef değil, çoğu zaman bir yan etkidir. Hatta çoğu zaman o etki bile gerçekleşmez. Çünkü söyledikleri şey, içinde bulundukları zamanın ihtiyaçlarıyla örtüşmez. Bu da onları kaçınılmaz olarak yalnızlığa iter.
Bir şair gibi yazmazlar; çünkü amaçları estetik bir haz üretmek değildir. Bir sanatçı gibi sahneye çıkmazlar; çünkü hedefleri beğenilmek değildir. Onlar, gördüklerini anlamlandırmak ve anladıklarını ifade etmek zorundadır. Bu zorunluluk, dışarıdan bakıldığında bir tercih gibi görünse de aslında bir vicdan meselesidir.
Düşünce üretmek, çoğu zaman bir risk almaktır. Çünkü hakikat, her dönemde konforlu değildir. Aksine çoğu zaman rahatsız edicidir. İnsanların duymak istemediği şeyleri söylemek, yalnızlığı baştan kabul etmek demektir. Bu yüzden gerçek düşünce, çoğu zaman kalabalıkların değil, yalnızların işidir.
Ne var ki zaman ilerledikçe, o yalnız sözler yeniden ortaya çıkar. Alıntılanır, tartışılır, hatta sahiplenilir. Dün görmezden gelinen fikirler, bugün çözüm önerisi gibi sunulur. Fakat burada gözden kaçan bir gerçek vardır: O fikirler, sorunlar ortaya çıktıktan sonra değil, henüz ortada bir kriz yokken dile getirilmiştir.
Asıl mesele de burada başlar. Toplumlar, sorunları yaşadıktan sonra mı düşünmeye başlayacaktır, yoksa düşünceyi bir erken uyarı sistemi olarak mı görecektir? Eğer düşünce, sadece kriz anlarında hatırlanan bir araç olarak kalırsa, her çözüm bir gecikmenin ürünü olacaktır.
Oysa düşünce, geleceği öngörme çabasıdır. Bu çaba, ne bir kariyer planıdır ne de bir şöhret arayışı. Bu çaba, insanın kendi vicdanıyla kurduğu ilişkinin sonucudur. Gördüğünü söylemek, hissettiğini yazmak ve fark ettiğini paylaşmak… Hepsi bir sorumluluğun parçalarıdır.
Bugün az okunan, az anlaşılan ve belki de görmezden gelinen birçok düşünce, yarının en çok konuşulan gerçekleri olacaktır. Ama o gün geldiğinde, mesele sadece o fikirlerin hatırlanması değil; neden zamanında anlaşılmadığının da sorgulanmasıdır.
Çünkü bazı sözler geç kalındığı için değerli değildir. Bazı sözler, erken söylendiği için yalnız kalmıştır. Habererk yalnız kalan hakikatli söz ve yazıların derin
bir arşividir…
Toplum, hakikati yaşadıktan sonra mı anlayacaktır…
Yoksa henüz yaşanmadan önce duymayı öğrenebilecek midir?
Değerli habererk okuyucularının 1 mayıs işçi bayramını ve 3 Mayıs Türkçülük günü kutluyorum.
Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar
- Alp Demir
Elinize sağlık.
