Köşe Yazısı

Liberal demokrasiden otoriter demokrasiye

Alparslan Türkoğlu
Alparslan Türkoğlu
5 dk Sesli Dinle 0

Dünya hızla otoriterleşiyor. Demokrasiyle idare edilen devletler liberal demokrasiden otoriter demokrasiye yönelirken, diktatörlükle yönetilen ülkeler daha sert ve daha güvenlikçi siyasetler uyguluyorlar. Çin ve Rusya giderek otoriterleşen ülkelerin başındalar.
Liberal demokrasi, yakın zamana kadar, ideal rejim olarak kabul ediliyordu. Ülkeler demokrasiyle ve diktatörlükle idare edilenler şeklinde sınıflandırılıyordu. Batılı devletler demokrasi şampiyonluğu yapıyorlardı. Diğer devletlere demokrasiye geçmelerini telkin ediyorlardı. Bu telkinler zaman zaman zorlamaya hatta baskıya dönüşüyordu.
Bu trend son on yılda değişti. Artık diktatörlük rejimleriyle yönetilen ülkeler, iyi yönetilenler ve sorun üretenler olarak tasnif ediliyor. İyi yönetilen diktatörlüklerle hiçbir devletin sorunu yok. Mesela eskiden ABD ve AB, eski SSCB ülkelerini demokratikleşmeye çalışırlardı. Azerbaycan ve Türkistan devletlerine baskı yaparlardı.
Batılı sivil toplum kuruluşları bu ülkelerde teşkilatlanırlar, gösteriler düzenlerlerdi. Bu devir kapandı. Artık Batılılar, iyi yönetilen ve sorun üretmeyen Azerbaycan ve Türkistan devletleriyle ilişkilerini, rejimlerini önemsemeden, geliştiriyorlar. Kendileriyle iyi ilişkiler kurmayan Rusya, Beyaz Rusya, Kuzey Kore, Venezüella ve Küba gibi devletleri diktatörlük olmakla itham ediyorlar.
İyi yönetilmeyen ve sorun kaynağı olan Mısır, Tunus, Sudan, Somali, Libya, Suriye, Irak, Venezüella, Cezayir ve Yemen diktatörleri devrildi. Bu ülkelerin hiçbirinde demokrasi tesis edilmedi, edilemedi. Sorun üretmeyen, komşularıyla ve dış dünyayla iyi ilişkiler kuran yönetimler oluşturuldu. Sadece Irak’ta demokrasiye geçme iradesi sürüyor.
‘’İyi yönetilmek’’ ve ‘’ sorun kaynağı olmak’’ iki farklı tespit gibi gözükse de aslında aynı sürecin parçaları, birbirlerinin devamları. İyi yönetilen bir devlet sorun kaynağı olmuyor. İyi yönetilmeyen devletler sorun kaynağı oluyor. Mesela Venezüella, Küba, Somali, Yemen ve Afganistan’ı ele alalım.
Son on yılda, on milyondan fazla Venezüellalı ülkesini terk etti. Bu insanlar komşu ülkelere yerleşerek o ülkelerdeki ekonomiyi de bozdular. Venezüella eskiden uyuşturucuyla anılan bir ülke değildi. İşsizlik ve yoksulluk kartellere uygun fırsatlar sunduğundan, Venezüella başat uyuşturucu imalatçılarından birine dönüştü.
Amerika’da Küba’dan çok Kübalı yaşıyor. Devrimden önce Avrupa devletlerinin çoğundan ileride olan Küba, sürekli göç veren bir ülkeye dönüştü. Bu göç başta ABD olmak üzere Küba’ya yakın olan devletlerde sorun ve suç üretiyor.
Somali Türkiye’nin kontrolüne girene kadar dünyanın en sorunlu ülkesiydi. Çocuk ve bebek ölümlerinde açık ara birinciydi. Her yıl yüzbinlerce Somalili Avrupa’ya yönelirdi. Somalililer korsanlık yaparlar, Kızıl Denizden geçmek isteyen gemilerden haraç alırlardı. Somali ‘’cihatçı’’ terör örgütlerinin insan kaynağıydı. Çaresiz insanlar ya göç ediyorlar ya da korsan veya terörist oluyorlardı.
Aralıklı da olsa otuz yıldır süren Yemen iç savaşı da terör ve göç üretiyor. Afganistan’da iç savaş yok. Fakat Taliban’ın Afganistan’ı kalkındırmak, zenginleştirmek gibi bir iddiası yok. Ülke kötü yönetiliyor. Kötü yönetimin sonucu, gençlerin ülkeyi terk etmesi oluyor. Her yıl yarım milyon ile bir milyon arasında genç erkek Afganistan’dan Pakistan, Türkiye ve Avrupa’ya göç ediyor.
Fukara insanların uyuşturucu üretmeleri ve terör örgütlerine katılmaları daha kolay oluyor. Afganistan terör örgütlerinin eğitim sahasına dönüştü. Dünyanın her tarafından gençler Afganistan’a geliyorlar. Selefiliği esas alan ideolojik ve zorlu koşullarda verilen askeri eğitimden sonra, kafa kesme ve bombalama eylemleri yapmak üzere ülkelerine dönüyorlar. Selefilik gençleri ailelerinden ve milletlerinden koparıyor. Selefiler içinden çıktıkları toplumu, anne ve babalarını ‘’Mekke müşrikleriyle’’ özdeşleştiriyorlar.
Vaziyet bu olunca uluslararası kamuoyu demokrasiye odaklanmıyor. Bir devlet iyi yönetiliyor ve sorun kaynağı olmuyorsa rejimle, rejimin ne kadar baskıcı olduğuyla ilgilenilmiyor. Sisi’ye ‘’demokrasiye geç’’ dendiğini duydunuz mu? ABD’li bir yöneticinin, Suriye ile ilgili konuşurken demokrasi sözcüğünü telaffuz ettiğine denk geldiniz mi?
Somali, Libya ve Sudan’da bırakın demokrasiyi, seçim yok. ‘’Seçim yapılmalı’’ diyende yok. Yeter ki istikrar sağlansın. Yeter ki bu ülkeler göçmen, terörist ve sorun üretmesin.
ABD, sorunlarını liberal demokrasiyle çözemeyeceğini gördüğü için otoriterleşmeye yöneldi. ‘’Trump geldi, ABD otoriterleşti. Gidince eskiye dönülür’’ tespiti yanlış. Amerikalılar sertleşmeden, güvenlikçi politikalara yönelmeden göç, suç, terör gibi sorunların çözülemediğini gördükleri için Trump’ı büyük farkla iktidara getirdiler. Avrupa’da aşırı sağ aynı nedenle güçleniyor.
Sadece Amerika değil diğer demokratik ülkelerde otoriterleşiyor. Modi Hindistan’ı azınlıkların haklarını kısıtladı. ‘’Hoşgörünün vatanında’’ yüzlerce cami yıkıldı. Muhalif gazeteler kapatıldı, binlerce gazeteci hapse atıldı. Erkler ayrılığından erkler birliğine geçildi.
Demokrasinin beşiği Avrupa’ya mercek tutalım. Fransa’da seçimleri kazanacağına kesin gözüyle bakılan Le Pen’e, sekreteri parti işleri de yapmış diye siyasi yasak getirildi. AB, Rus taraftarı adayların birinci ve üçüncü geldiği Romanya’da, seçimlerin ikinci turunun yapılmasını engelledi. Adaylar yargılanıp, hapse atıldıktan sonra yapılan seçimleri, AB taraftarı aday kazandı. Rusya’dan yana olan Gagavuzya Başkanı sudan sebeplerle yargılanıp, 12 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bu örnekler çoğaltılabilir.
En güzel örneklerden biri, Katalonya. Bundan otuz üç yıl önce Çekoslovakya barışçıl bir şekilde ikiye bölündü. AB ayrılmayı demokratik hak olarak değerlendirdi. 2017 yılında Katalonya Özerk Yönetiminin düzenlediği referandumda, halkın %90’dan fazlası bağımsızlıktan yana oy kullandı. İspanya referandumu ve çıkan sonucu tanımayarak yüzlerce siyasetçiyi tutukladı. Katalonya Başbakan’ı tutuklanmamak için yurtdışına kaçtı.
Sadece üye ülkeler değil AB’nin bizzat kendisi de otoriterleşme eğiliminde. AB’de uzun yıllar kararlar oy birliğiyle alındı. Bu yöntemin AB’yi zayıflattığını fark eden büyük devletler bazı kararlarda oy çokluğuna geçilmesine ön ayak oldular. Her sene oy birliği gerektiren kararların sayısı azaltılıyor. Oy çokluğu genel kabul gören yönteme dönüşüyor.
Liberal demokrasi de ısrar eden ülkeler yok değil. Mesela İngiltere. Son iki yılda beş başbakan değiştirdi İngilizler. Zira kim göreve gelse Rusların hedefi oluyor. Aleyhine ciddi kampanyalar düzenlenen başbakanlar yıpratılıyor. Arka arkaya skandallar patlatılıyor.
Göreve gelen başbakan doğal olarak bir öncekinden daha niteliksiz oluyor. Bunun sonucunda Birleşik Krallığı oluşturan dört ülkeden üçü yani İskoçya, Kuzey İrlanda ve Galler başbakanları ortak bir toplantı düzenleyerek, İngiltere’den ayrılmanın oylanacağı referandumlar düzenleyeceklerini ilan ettiler. Gerekçeleri paradoksal: Hükümetlerin güçlü ve istikrarlı olmamaları ve çalışmamaları.
Brezilya bir başka istisna. Ülkeyi hızla otoriterleşen ve eski başkanları cezaevlerine gönderen Bolsonaro, 2023 seçimlerinde devrildi. Oyların %50,90’ını Lula da Silva, %49,10’unu Bolsonaro aldı. Halk az farkla da olsa otoriterleşmeye dur dedi. İşin garibi seçimden sonra Bolsonaro’da hapse atıldı.
Dijitalleşme, sosyal medyanın yaygınlaşması, savunma sanayine yapılan yatırımların artması, göçler, zayıf devletlerin sorun kaynağına dönüşmeleri, otoriter devletlerin demokratik ülkelerden çok daha hızlı kalkınmaları ve güçlenmeleri gibi nedenlerle otoriterleşme eğiliminin güçlenerek devam edeceği gözüküyor.

Bu Yazıyı Paylaş