Ruhun Görünmez Kelepçeleri: Sevilme, Beğenilme ve Takdir Edilme Arzusu
İnsanoğlu, var olduğu günden beri hep bir aynanın karşısındadır. Ancak bu ayna sadece camdan ibaret değildir; toplumun gözü, başkalarının dudaklarından dökülecek iki çift söz, bir onaylama jesti ya da takdir dolu bir bakış da bizim aynalarımızdır.
Freud'a atfedilen o sarsıcı tespitte denildiği gibi: *"Üç istek sizi başkalarının kölesi yapar: Sevilme isteği, beğenilme isteği, takdir edilme isteği"*
İlk bakışta kulağa sert, hatta acımasız gelen bu cümle, aslında insanın kendi eliyle ördüğü o görünmez hapishanenin kapısını aralar.
Peki, bizi var eden, ruhumuzu besleyen bu masum duygular nasıl olur da bizi başkalarının kölesi haline getirir?
Çocukluktan itibaren "uslu durursan sevilirsin", "başarırsan takdir edilirsin" öğretileriyle büyüyoruz. Sevgi ve takdir, çoğumuza koşulsuz bir hak olarak değil, kazanılması gereken birer ödül olarak sunuluyor.
İşte tehlike tam bu noktada başlıyor. Yetişkin bir birey olduğumuzda da çocukluktaki o "onay alma" refleksini terk edemiyoruz.
Sevilme isteği, bizi kendi doğrularımızdan vazgeçip sürekli başkalarını memnun etmeye çalışan birer "hayır diyemeyen" insana dönüştürüyor.
Beğenilme arzusu, özgünlüğümüzü törpülüyor; bizi toplumun, modanın ya da çoğunluğun kalıplarına girmeye zorluyor.
Takdir edilme beklentisi ise ürettiğimiz işin, verdiğimiz emeğin değerini kendi vicdanımızdan alıp, başkalarının iki dudağının arasına bırakıyor.
Başkalarının alkışına bağımlı yaşamak, rüzgarın önündeki yaprak olmak gibidir.
Alkış koptuğunda göklere uçar, sessizlik çöktüğünde ise kendimizi değersizliğin kuyusunda buluruz.
Bu, kendi ruhumuzun yönetimini, anahtarını hiç tanımadığımız ya da bizi asla tam olarak anlamayacak insanların eline teslim etmektir.
Kölelik tam olarak budur.
Kendi merkezini inşa etmek,bu üç arzuyu tamamen yok etmek mümkün müdür?
Elbette hayır.
İnsan sevilmek, değer görmek ve fark edilmek ister; bu insani bir haktır.
Ancak mesele, bu isteklerin hayatımızın "yakıtı" mı yoksa "zinciri" mi olduğudur.
Gerçek özgürlük ve yetişkinlik, insanın kendi değerini başkalarının gözünde aramayı bıraktığı an başlar.
Bir öğretmen sınıfına ışık olurken, bir yazar kalemini adalete adarken ya da bir insan sadece doğru olduğuna inandığı için bir iyilik yaparken takdir edilmeyi beklemiyorsa özgürdür.
İçsel pusulası sağlam olan insan, dışarıdan gelen fırtınalardan etkilenmez.
*Sonuç olarak;*
Gözlerimizi dışarıdaki kalabalıklardan çevirip kendi içimize bakmalıyız.
Kendimizi, hatalarımızla ve eksiklerimizle sevebildiğimizde, başkalarının sevgisine muhtaç olmayız.
Kendi emeğimize ve vicdanımıza saygı duyduğumuzda, dışarıdan gelecek takdirlere birer "hediye" gözüyle bakarız, "olmazsa olmaz birer nefes" gibi değil.
Unutmayalım ki, başkalarının beğenisini hayatın merkezine koyanlar, ömür boyu hiç beğenmedikleri kıyafetleri giymek, hiç inanmadıkları fikirleri savunmak ve hiç sevmedikleri hayatları yaşamak zorunda kalırlar.
Esaretten kurtulmanın tek yolu, ruhumuzun onay imzasını başkalarından geri alıp kendi elimize tescillemektir.
Yazarın Diğer Yazıları
- Asıl Hesap, Kul Hakkı
- Tarih Tekerrür Ediyor Ama Biz Hiç Ders Almıyoruz
- Ortak Geleceğimiz: Ayrışma Değil, Birlikte Yaşama İradesi
- Bir Medeniyet Nasıl Yok Edilir?
- Terörsüz Türkiye ve Vicdanın Sınırı
- Hayat, Bitti Sandığımız Yerde Yeniden Başlar
- Çağımızın Hukuk ve Vicdan Testi: Batı Şeria ve Büyüyen İşgal
- OLGUNLUK, "BİLMİYORUM" DİYEBİLMEKTİR
