Köşe Yazısı

Türk Askerini Vurmak- "Beni Kimin İçin Öldürdünüz?"

Gazi Binbaşı Dr. Muhammet Kemaloğlu
Gazi Binbaşı Dr. Muhammet Kemaloğlu
7 dk Sesli Dinle 0

Bir caninin hikâyesi, bir Mehmetçiğin şehadeti

Bir tarafta...

Terör örgütünün saflarında yer almış, silah taşımış, saldırılara katılmış, Türk askerini ve polisini hedef alan eylemlerin içinde bulunmuş bir terörist...

Diğer tarafta...

Allah'ına, vatanına, milletine, devletine, bayrağına, annesine, babasına, eşine, kardeşine, komşusuna ve kendisine emanet edilen vatana karşı görevini yapmak için üniformasını giymiş bir Mehmet.

Bir tarafta ölümün peşinden koşan bir örgütün mensubu...

Diğer tarafta hayatı korumak için nöbet tutan bir asker.

Bir tarafta bombalar...

Diğer tarafta bayrak.

Bir tarafta kin...

Diğer tarafta görev.

Bir tarafta terör örgütünün emri...

Diğer tarafta devletin verdiği kutsal vazife.

Ve sonunda...

Bir Mehmet toprağa düşüyor.

Bir evlat...

Bir eş...

Bir kardeş...

Bir arkadaş...

Bir komşu...

Bir öğrencinin öğretmeni...

Bir ailenin umudu...

Bir milletin evladı...

Şehit oluyor.

ÖNCE KANDIRILDI, SONRA KANDIRANLARDAN BİRİ OLDU

Terör örgütlerinin insan kazanma yöntemlerini anlamak önemlidir.

Çünkü dağa çıkarılanların önemli bir bölümü, örgütün propaganda mekanizmasının içine genç yaşta çekildiğini anlatmıştır.

Bazıları aile içindeki sorunlardan kaçtığını söylemiştir.

Bazıları siyasi propagandadan etkilendiğini...

Bazıları "birkaç gün sonra dönersin" denilerek kandırıldığını...

Bazıları ise tehdit edildiğini anlatmıştır.

Bazı teslim olan örgüt mensuplarının ifadelerinde hep, DEHAP ve siyasi partilerin il ve ilçe binaları üzerinden örgüte katılım sağlandığına ilişkin iddialar da yer almıştır.

15 yaşındaki çocuklardan söz edilir.

13-14 yaşındaki çocuklardan söz edilir.

Çocukların ellerine silah verildiği anlatılır.

Onlara "komutan olacaksın" denildiği...

"Büyük işler yapacaksın" denildiği...

"Devrim yapacaksın" denildiği...

Sonra o çocukların hayatlarının nasıl karartıldığı anlatılır.

Ama burada çok önemli bir ayrım vardır:

Kandırılan çocuk başka şeydir; bile isteye başkasının canına kasteden terörist başka şeydir.

Çünkü örgüt, kandırdığı insanı zamanla kendi suçlarının parçası haline getirir.

Bir gün sana propaganda yapar.

Ertesi gün eğitim verir.

Sonra silah verir.

Sonra emir verir.

Sonra hedef gösterir.

Sonra saldırıya gönderir.

Ve en sonunda senden bir Mehmet'i öldürmeni ister.

İşte o noktada artık mesele yalnızca "Ben nasıl kandırıldım?" sorusu değildir.

ÖRGÜTÜN KİRLİ YÜZÜ

Soğukta bekletilmek...

Açlık...

Susuzluk...

Ağır yük taşımak...

Dayak...

Tecrit...

Tehdit...

Kaçmak isteyenlerin engellenmesi...

Örgüt içi infazlar...

Çocukların silahlı eğitime zorlanması...

Kadınların baskı ve istismara maruz bırakıldığına ilişkin anlatımlar...

Bazı ifadelerde cinsel saldırı ve tecavüz iddiaları...

Uyuşturucu kullanımına ve çocukların uyuşturucuya alıştırıldığına ilişkin anlatımlar...

Fakat bu ifadelerin ortak olarak ortaya koyduğu tablo şudur:

Terör örgütü, kendi mensubuna dahi merhamet vaat ettiği özgürlüğü vermemektedir.

"Özgürlük" der...

Ama kaçmana izin vermez.

"Eşitlik" der...

Ama yöneticileri en iyi şartlarda yaşar.

"Kadını özgürleştiriyoruz" der...

Ama bazı teslim olan kadınların anlatımlarında ağır baskı ve cinsel istismar iddiaları vardır.

"Gençleri koruyoruz" der...

Ama çocukların dağa çıkarıldığı anlatılır.

"İnsan hakları" der...

Ama kaçmak isteyenlerin infaz edildiği iddia edilir.

Çünkü terör örgütünün temelinde insan sevgisi yoktur.

İtaat vardır.

Ve burada insanın vicdanına çok ağır bir soru düşer:

Bir çocuğun hayatını çalmak hangi davanın parçası olabilir?

Bir kadının iradesini yok etmek hangi özgürlük anlayışıdır?

Bir genci uyuşturucuya sürüklemek hangi gelecek tasavvurudur?

Bir insanı kaçmak istediği için öldürmek hangi adalet anlayışıdır?

Hiçbiri.

Çünkü bunların adı ideoloji değildir.

Bunların adı insanın insan üzerindeki zulmüdür.

VE BU ZULMÜN KARŞISINA MEHMET ÇIKIYOR

Şimdi diğer tarafa bakalım.

Mehmet...

Annesinin evladıdır.

Babasının gururudur.

Kardeşinin abisidir.

Eşinin hayat arkadaşıdır.

Çocuğunun babasıdır.

Arkadaşlarının can dostudur.

Komşusunun evladıdır.

Öğretmeninin öğrencisidir.

Komutanının emanetidir.

Devletinin askeridir.

Milletinin Mehmet'idir.

O sabah yatağından kalktığında belki aklından ailesi geçmiştir.

Belki annesinin sesi kulağındadır:

"Dikkatli ol oğlum."

Belki babasının son sözü aklındadır:

"Allah yardımcın olsun."

Belki eşinin mesajı telefonundadır:

"Seni bekliyorum."

Belki çocuğunun fotoğrafına bakmıştır.

Belki kardeşiyle konuşmuştur.

Sonra üniformasını giymiştir.

Ve görevinin başına geçmiştir.

MEHMET'İN SİLAHI NEDEN VARDI?

Çünkü o saldırmak için değil, korumak için oradaydı.

Polisin görevi insanı korumaktır.

Askerin görevi vatanı savunmaktır.

Hakimin görevi adaleti gerçekleştirmektir.

Savcının görevi suçun ortaya çıkarılmasını sağlamaktır.

Öğretmenin görevi çocukları geleceğe hazırlamaktır.

Anne ve babanın görevi evladını yetiştirmektir.

Komşunun görevi komşusunun huzurudur.

Devletin görevi vatandaşının canını ve güvenliğini korumaktır.

Mehmet bütün bunların kesiştiği yerdeydi.

Çünkü o yalnızca kendisi için nöbet tutmuyordu.

Bizim için nöbet tutuyordu.

TERÖRİST İÇİN "HEDEF", MEHMET İÇİN "HAYAT"

Terör örgütü bir askerî birliği gözlediğinde oradaki insanların hayatlarını görmez.

Hedef görür.

Bir keşif yapılır.

Hareketler izlenir.

Saldırı planlanır.

Pusu hazırlanır.

Bomba yerleştirilir.

Ve saldırı gerçekleştirilir.

Fakat o "hedef" diye baktıkları yerde insanlar vardır.

Mehmet vardır.

Ali vardır.

Hasan vardır.

Ahmet vardır.

Onların evleri vardır.

Aileleri vardır.

Hayalleri vardır.

İşte terörün en büyük yalanı budur:

İnsanı hedefe dönüştürmek.

SONRA BİR PATLAMA

Her şey birkaç saniyede olur.

Bir ses.

Bir alev.

Bir duman.

Bir çığlık.

Bir koşuşturma.

Ve ardından sessizlik...

Sonra telsizden bir haber geçer.

Sonra ambulans gelir.

Sonra hastane koridorları...

Sonra bir kapı açılır.

Ve bir aileye o korkunç cümle söylenir:

"Başınız sağ olsun."

İşte o anda teröristin birkaç saniyelik eylemi, bir ailenin ömrüne yayılan acıya dönüşür.

Anne oğlunu kaybeder.

Baba evladını.

Kardeş kardeşini.

Eş eşini.

Çocuk babasını.

Millet bir Mehmet'ini.

MEHMET'İN ANNESİNE KİM HESAP VERECEK?

Şimdi düşünelim.

Mehmet'in annesi yıllarca oğlunu büyüttü.

Hastalandığında başında bekledi.

Okula gönderdi.

Üşüdüğünde üstünü örttü.

Karnını doyurdu.

İlk adımını gördü.

İlk kelimesini duydu.

Asker olduğunda gurur duydu.

Sonra onu vatan görevine gönderdi.

Ve bir gün oğlunun tabutuna sarıldı.

Bayrağa sarılı tabuta...

O annenin karşısına kim çıkacak?

"Biz seni kandırmıştık" mı diyecek?

"Bizim davamız vardı" mı diyecek?

"Biz pişmanız" mı diyecek?

Ya hiç pişmanlık yoksa?

Ya özür yoksa?

Ya şehidin ailesinin acısını paylaşan bir cümle bile yoksa?

İşte o zaman sorunun ağırlığı daha da büyür.

"KANDIRILDIM" CÜMLESİ HER ŞEYİ SİLER Mİ?

Hayır.

Bir insanın nasıl kandırıldığı elbette araştırılmalıdır.

Çünkü çocukların terör örgütlerinin eline düşmesini engellemek zorundayız.

Ama bir insanın örgüte nasıl girdiği ile örgütte ne yaptığı aynı soru değildir.

Birincisi açıklama olabilir.

İkincisi sorumluluktur.

Hele ki ortada öldürülen askerler, polisler ve siviller varsa...

Ortada yıkılan aileler varsa...

Ortada çocuklarını kaybeden anneler varsa...

Ortada hayatı yarım kalan eşler varsa...

"Beni kandırdılar" sözü tek başına bütün bunları yok sayamaz.

Hukuk elbette kişisel sorumluluğu, delilleri, yaşı, iradeyi, tehditleri ve bütün şartları ayrı ayrı değerlendirmelidir.

Ama toplumun vicdanı da şunu sormaya devam eder:

Şehidin hakkı ne olacak?

AFFI KONUŞMADAN ÖNCE ŞEHİDİ KONUŞUN

Bugün terör örgütü mensupları hakkında af, ceza indirimi veya başka hukuki düzenlemeler tartışılabilir.

Bunların her biri hukuk çerçevesinde değerlendirilir.

Fakat böyle bir tartışmada bir kişinin özgürlüğünden önce, özgürlüğü uğruna can verenlerin hatırlanması gerekir.

Bir teröristin geleceği konuşuluyorsa...

Bir Mehmet'in yarım kalan geleceği de konuşulmalıdır.

Bir örgüt mensubunun ailesi konuşuluyorsa...

Şehidin annesinin de sesi duyulmalıdır.

Bir teröristin hayatı anlatılıyorsa...

Şehidin hayatı da anlatılmalıdır.

Çünkü adalet yalnızca suçlunun ne yaşayacağını değil, mağdurun ne yaşadığını da görmek zorundadır.

BİRİ KANDIRILDI, DİĞERİ BİLEREK GÖREVİNE GİTTİ

Bir tarafta örgütün propagandasına kapılan bir genç vardı.

Sonra örgütün emirlerini uyguladı.

Silah taşıdı.

Saldırılara katıldı.

Ve Türk askerini hedef alan bir yapının parçası oldu.

Diğer tarafta ise Mehmet vardı.

O da gençti.

O da ailesini seviyordu.

O da ölmek istemiyordu.

O da eve dönmek istiyordu.

Ama görevini bırakmadı.

Çünkü onun için vatan yalnızca bir kelime değildi.

Bayrak yalnızca bir kumaş değildi.

Devlet yalnızca bir bina değildi.

Millet yalnızca bir kalabalık değildi.

Din yalnızca bir söz değildi.

Anne yalnızca bir kelime değildi.

Baba yalnızca bir isim değildi.

Eş, kardeş, çocuk, komşu, arkadaş...

Hepsi onun için korunması gereken bir emanetti.

Ve Mehmet o emaneti korurken hayatını verdi.

İKİ FARKLI SON

Teröristin hikâyesinde dağ vardır.

Mağara vardır.

Silah vardır.

Korku vardır.

Emir vardır.

Kaçış vardır.

Ve geride bıraktığı mağdurlar vardır.

Mehmet'in hikâyesinde ise ev vardır.

Anne vardır.

Baba vardır.

Eş vardır.

Kardeş vardır.

Çocuk vardır.

Bayrak vardır.

Millet vardır.

Vatan vardır.

Ve sonunda şehadet vardır.

Biri ölüm götürdü.

Diğeri hayatını vererek vatanını korudu.

Biri bir annenin evladını aldı.

Diğerinin annesi oğlunu vatan uğruna toprağa verdi.

Biri bir aileyi ağlattı.

Diğerinin ailesi ağlarken millet onun yanında saf tuttu.

SON SORU

Şimdi bütün bu hikâyenin sonunda sorulması gereken soru şudur:

Bir teröristin örgüte nasıl kandırılarak götürüldüğünü elbette araştıralım.

Kim kandırdıysa ortaya çıkaralım.

Kim örgüte insan taşıdıysa hukuk önünde hesap versin.

Kim çocukları kullandıysa ortaya çıkarılsın.

Kim kadınları istismar ettiyse cezalandırılsın.

Kim uyuşturucuyla gençleri zehirlediyse hesabını versin.

Kim saldırı planladıysa yargılansın.

Kim bomba hazırladıysa sorumluluğunu taşısın.

Kim keşif yaptıysa hesabını versin.

Kim tetiğe bastıysa hukuk önünde hesap versin.

Ve eğer bir terörist bütün bunların içinde yer almış, Türk askerinin ölümüne sebep olmuş ve yaptığı eylemler karşısında pişmanlık göstermemişse, toplumun vicdanında şu soru daha da büyük bir ağırlık kazanır:

Bir şehidin annesinin gözyaşının karşısında, o teröristi kim affedebilir?

Bir babanın mezar başındaki sessizliğini kim susturabilir?

Bir eşin yarım kalan hayatını kim geri verebilir?

Bir çocuğun babasız büyümesini kim telafi edebilir?

Bir kardeşin eksilen ömrünü kim tamamlayabilir?

Ve en önemlisi...

Vatanı için can veren Mehmet'in hakkını kim ödeyebilir?

İşte bütün mesele burada düğümleniyor.

Teröristin hayatı elbette hukuk içinde değerlendirilecektir.

Ama şehidin hayatı artık geri getirilemez.

Çünkü Mehmet bir gün eve dönmek üzere çıkmıştı.

Eve dönmedi.

Bayrağa sarılı tabutuyla döndü.

Ve geride tek bir soru bıraktı:

"BENİ KİMİN İÇİN ÖLDÜRDÜNÜZ?"

Cevabı ise hepimizin vicdanında duruyor:

Vatan için.

Millet için.

Bayrak için.

Devlet için.

Ailesi için.

Ve geride kalanların huzur içinde yaşayabilmesi için.

O halde son söz şudur:

Bir Mehmet'in hayatını söndüren, bir ailenin ocağına ateş düşüren, pişmanlık ve özür göstermeden terörün içinde kalmış bir teröristi, hangi el; hangi vicdan; hangi makam; hangi anlayış, şehidin hakkını yok sayarak affedebilir?

Bu Yazıyı Paylaş