Çoğu toplum bilimcisine göre biz insanlar medeniyet öncesi çağlarda toplu ve yerleşik yaşama geçmeden önce güçlünün güçsüzü ezdiği, vahşi hayvanlar gibi birbirini öldüren sefil ve kısa hayatlar süren yaratıklardık.

En azından siyaset felsefesinin kurucularından Tomas Hobbes öyle düşünüyordu. Ona göre sırf bu yüzden hayatımızı ve mülkümüzü koruyabilmek için devlet denen bir yapıyı inşa ettik ve hepimiz insan eliyle oluşturulan devlete (Tevratta bahsedilen Leviathan isimli bir canavara benzetir devleti) hayatımıza kast etmediği sürece itaat etmek zorundayız.

Siyaset felsefesinde en bilindik ''İnsan özgür doğar oysa her yerde zincirlere vurulmuştur'' sözlerinin sahibi Jan Jak Russo ise ilkel insanların acımasız ve vahşi olduğu fikrine ''Asıl vahşiler medeni olduğunu düşünen bizleriz, gerçek uygarlar ise bizim medeniyet öncesi dediğimiz doğal hallerinde yaşayan (toplumsal hayata geçmemiş) insanlardır'' diyerek itiraz eder. Russo'ya göre doğa durumda (ilkel insanlık) Tanrının yasası geçerlidir. İlk insanlar Tanrı tarafından aydınlatılıp, emirler almışlardır ve insan özünde merhametli yaratılmıştır. Özet olarak medeniyet bizi bozdu der.

Kendinden 2 asır önce yaşamış Montaigne'nin ''Yamyamlar üzerine'' isimli denemesinde bahsettiği doğal hallerinden kopartılıp Fransa'ya getirilmiş 3 yamyamla (muhtemel Amerikan yerlileri) ilgili gözlemlerinden etkilenmiştir. Yamyamlara yaşayışımız zenginliğimiz, güzel şehrimiz örnek olarak gösterildi. Sonra bizimkilerden biri ne düşündüklerini ve en çok neyi beğendiklerini sordu…

Yamyam dedikleri ilkel insanlar o günün Avrupa'sında en çok toplumsal eşitsizlikten ve bu eşitsizlik karşısında insanların tepkisizliğine şaşırmış. Bir bedenin bir parçası gibi olan insanlardan kimileri neden bolluk, rahatlık içinde keyif sürerken, birçoğu dilenciler gibi kapılarda sürünüp açlık ve sefillik içinde yaşıyorlar?  Nasıl oluyor da bu yoksul yarımlar böylesi bir haksızlığa katlanabiliyor? Nasıl oluyor da öteki yarımların boğazlarına sarılmıyor evlerini ateşe vermiyorlar?

Hayvanlarda eşitsizlik ve adalet kavramının var olup olmadığını araştırmaya yönelik bir deneyde basit bir iş karşılığı ödüllendirilen maymunlara salata veriliyor. Bütün maymunların salata ile ödüllendirildiği bir ortamda maymunlar görevlerini itirazsız yerine getiriyor. Lakin deneklerden birine ayrıcalık yapılıp üzüm verilirse hayvanlar bile bu adaletsizliğe çok şiddetli tepki gösteriyor.

Russo eşitsizliğin kökeni isimli eserinde ''Her şey adamın birinin bir toprak parçasını çitlerle çevirip burası benim demesi ve diğerlerinin bu saçmalığa inanmasıyla başladı'' der.

Mülkiyet haklarının teminatı için kanunların ve kanunları uygulamak için yüksek görev ve makamların oluşturulması eşitsizliği oluşturan temel sebepler olduğuna inanır.Elde mızrak kıçta yaprak dolaştığımız günlere övgüler sunan,

toplumsal eşitsizlik konusunda çok ilginç tespit ve gözlemleri olan bu adam ne alaka diyeceksiniz ama çocuk eğitimi üzerine Emili diye muhteşem bir eser kaleme almış.

Lakin işin kitabını yazmış bu şahıs düzgün bir aile babası olamamış, 5 çocuğunu da bakamıyorum diyerek yetimhaneye bırakmıştır. Dahası duruma göre sürekli mezhep değiştirmiş ve gençlikte hırsızlık ve yalancılığı alışkanlık edinmiş.

Fransız ihtilaline ilham kaynağı olduğu düşünülen Russo aynı zamanda ihtilalde yaşanan kan banyosu ve aşırılıkların sorumlusu olarak da suçlanmış.

Siyaset felsefesinin en baba ismi böyle karaktersiz bir adamsa, ağızlarından eşitlik, adalet ve hukuku düşürmeyen siyasetçilere nasıl güvenebiliriz?

Allah için Russonun o kadar zaaflarına rağmen günümüzün en baba yazar, çizer, entelektüel tayfasında olmayan bir özelliğe var.

Gücü ve parayı elinde tutanlara karşı hep mesafeli olmuş ve bu kesimlere yaranmaya çalışmamış, varlıklı insanlara karşı yoksulların haklarını savunmuş, sürekli bir gelir kapısı olarak saraya kapağı atma fırsatını yakalamış olmasına rağmen bunu reddetmiş ve ömrünün son günlerini sefalet içinde geçirmiştir.

Ben bu siyaset işlerinden hiç anlamam. Siyasette kimin ne dediği değil ne yaptığı önemlidir.

Lakin bir doktor olarak şunu diyebilirim; Büyük toplum kesimleri can yakıcı bir fakirlik içinde yaşıyorken mutlu azınlıklar şatafat ve debdebe içinde geçen yaşamlarını nispet yaparmış gibi sosyal medyadan paylaşıyorsa bu kronik toplumsal hastalığımızın kontrolden çıkmaması mümkün değildir.